← Nöron Biyografi

Ellerini Yıka: Semmelweis'in Reddedilen Keşfi

2026-08-18 · 28 dk

▶ Spotify’de dinle

Macar hekim Ignaz Semmelweis'in 1847'de Viyana'da lohusa hummasının kaynağını bulup el yıkamayla ölümleri düşürmesi, meslektaşlarınca reddedilişi ve 1865'te bir akıl hastanesinde ölümü. Haklı olmanın yetmediği, kanıtın otoriteye çarptığı bir bilim trajedisi.

semmelweistıp tarihilohusa hummasıhijyenviyana

Bölüm metni

Viyana'da iki doğum koğuşu vardı; birinde her altı kadından biri ölüyordu, diğerinde neredeyse hiç kimse. Bir adam farkı buldu ve çözüm sabun kadar basitti. Bu yüzden onu meslekten attılar.

Viyana, 1846. Şehrin kuzeyinde, Alsergrund semtinde, imparatorluğun gururu sayılan devasa bir yapı yükseliyor: Allgemeines Krankenhaus, yani Genel Hastane. Avlularının, revirlerinin, anfilerinin sayısı bir kasabayı andırıyor. Kapısının önünde ise, neredeyse her gün, aynı sahne tekrarlanıyor. Doğum sancıları başlamış bir kadın, yanındaki komşusuna ya da kocasına tutunmuş, kapıdaki görevliye yalvarıyor. İstediği şey ilaç değil, hekim değil, yatak değil. İstediği tek şey, bugün hangi koğuşa alınacağını öğrenmek.

Çünkü hastanenin doğum kliniği ikiye bölünmüştü. Birinci Klinik ve İkinci Klinik. 1840'tan beri aralarındaki fark çok netti: Birinci Klinik'te tıp öğrencileri eğitiliyordu, İkinci Klinik'te ise ebe adayları. Aynı çatı, aynı koridor, aynı mutfak, aynı çarşaflar. Kadınların hangi kliniğe düşeceğini seçme hakkı da yoktu; hastaneye kabul gün aşırı yapılıyordu. Bir gün kapı Birinci Klinik için açılıyor, ertesi gün İkinci Klinik için. Yani bir kadının kaderini, doğum sancısının hangi güne denk geldiği belirliyordu.

Ve bu, Viyana'nın yoksul mahallelerinde bir sır değildi. Kadınlar birbirine anlatıyordu: Birinci Klinik'e giren geri dönmüyor. Hastane yönetimi bunu kadınların cehaleti, batıl korkusu, dedikodusu sayıyordu. Oysa dedikodu değildi. Kayıtlar oradaydı ve konuşuyordu. Yalnızca 1846 yılında Birinci Klinik'e kabul edilen 4010 kadından 459'u öldü. Aynı yıl İkinci Klinik'e kabul edilen 3754 kadından ölenlerin sayısı 105'ti. Yüzde 11 küsura karşı yüzde 3'e yakın bir oran. Aynı binada, aynı şehirde, aynı hastalıktan.

Hastalığın adı lohusa hummasıydı. Doğumdan sonraki bir iki gün içinde başlıyordu: önce titreme, sonra hızla yükselen ateş, karında dayanılmaz bir hassasiyet, ardından bilinç bulanıklığı. Yirmi yaşında, sağlıklı, sancısını atlatmış, bebeğini kucağına almış bir kadın, üç gün sonra ölüyordu. Tekil bir trajedi değildi bu; koğuş koğuş, sıra sıra, bir dalga gibi ilerliyordu.

Kadınların çaresizliği öyle bir noktaya varmıştı ki, bazıları hastaneye hiç girmemeyi tercih ediyordu. Sancıları sokakta tutuyor, doğumu kaldırımda, bir kapı aralığında, bir arabanın içinde yapıyor, sonra bebekleriyle birlikte hastaneye başvurup bakım talep ediyorlardı. Buna "sokak doğumları" deniyordu. Ve akıl almaz olan şuydu: soğukta, kirde, hiçbir tıbbi yardım almadan sokakta doğuran kadınlar, Birinci Klinik'in temiz yataklarında doğuranlardan daha az ölüyordu. Avrupa'nın en donanımlı hastanelerinden birinde, tıbbın müdahalesi hayatta kalma şansını azaltıyordu.

Koğuşun içinde ölümün kendine ait bir sesi bile vardı. Ağır hastalara son takdisi vermeye gelen rahip, hastaneye ait düzenleme gereği koğuşları tek tek geçmek zorundaydı; önünde de elinde çıngırak sallayan bir yardımcı yürürdü. O çıngırağın sesi koridorda duyulduğunda, yataklarındaki her kadın bunun ne anlama geldiğini biliyordu.

İşte 1846'nın Temmuz ayında, bu Birinci Klinik'in asistanlığına 28 yaşında bir hekim atandı. Adı Ignaz Philipp Semmelweis'ti. 1818'de Budin'de, bugünkü Budapeşte'nin Tuna'nın batı yakasındaki yarısında, varlıklı bir bakkaliye tüccarının çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Viyana'ya aslında hukuk okumak için gönderilmişti; tıbba geçişi neredeyse bir tesadüftü. Kariyerinde de tam istediği yerde değildi: iç hastalıkları ya da cerrahi istemiş, kadın doğuma yönelmek zorunda kalmıştı. Profesör Johann Klein'ın kliniğinde, ölüm listelerinin tam ortasına düşmüştü.

Ve rakamlar onu rahat bırakmadı. Semmelweis, kendi ifadesiyle, bu farkın kaçınılmaz bir doğa yasası olduğuna inanamıyordu. Çünkü ortada açıklanamayan bir asimetri vardı: iki koğuş her bakımdan aynıydı, biri ötekinin üç dört katı ölüyordu.

Dönemin açıklamaları hazırdı ve hepsi kulağa makul geliyordu. Havadaki bozuk buharlar, yani miasma; ama hava ikisinde de aynıydı. Kozmik ve mevsimsel "salgın etkileri"; ama etki aynı şehrin iki odasını nasıl ayırt ediyordu? Kalabalık; oysa kadınların kaçtığı Birinci Klinik daha boştu. Kadınların erkek öğrenciler karşısında utanması, sinirlerinin bozulması. Doğum pozisyonundaki fark. Hatta o çıngırağın yarattığı dehşet. Semmelweis bunların bir kısmını tek tek denedi bile; rahipten sessizce ve başka bir yoldan geçmesini istedi, doğum pozisyonunu diğer kliniğe benzetti. Hiçbiri işe yaramadı. Ölüm oranı yerinden kıpırdamadı.

Elinde yalnızca bir şey kalmıştı: defterler. Hastanenin yıllardır titizlikle tuttuğu, kimsenin gerçekten okumaya zahmet etmediği doğum ve ölüm kayıtları.

Kaynaklar: [The James Lind Library](https://www.jameslindlibrary.org/articles/ignaz-phillip-semmelweis-studies-of-death-in-childbirth/), [Publisso — Hygiene & Infection Control](https://journals.publisso.de/en/journals/hic/volume20/dgkh000608), [UAB Reynolds Library](https://www.library.uab.edu/locations/reynolds/collections/medical-greats/ignaz-semmelweis)

Bir koğuşta ağıtlar, öbüründe olağan bir doğum gününün sesleri. Hastanenin koridorlarında yıllardır dolaşan bu fark, herkesin bildiği ama kimsenin üzerine gitmediği bir dedikoduydu. 1846 yazında Viyana Genel Hastanesi'nin birinci doğum kliniğinde asistanlık görevine başlayan genç hekim, onu dedikodu olmaktan çıkarmaya karar verdi. Elinde silah olarak tek bir şey vardı: defterler.

Hastane titiz bir kayıt tutuyordu. Her doğum, her ölüm, tarihiyle, saatiyle, adıyla yazılıyordu. Semmelweis bu protokol ciltlerini önüne yığdı ve yıllara göre ayırmaya başladı. Ortaya çıkan tablo, bir hekimin görmek isteyeceği en soğuk tablodur. 1841'den 1846'ya uzanan altı yılda birinci klinikte her 1000 doğumdan yaklaşık 98'i annenin ölümüyle sonuçlanmıştı. Aynı yıllarda, aynı binanın öbür kanadındaki ikinci klinikte bu sayı 1000'de 36 civarındaydı. Yani bir kadının hangi kapıdan içeri alındığı, hayatta kalma ihtimalini neredeyse üçe katlıyor ya da üçe bölüyordu.

Tek tek yıllara bakınca uçurum daha da keskinleşiyordu. 1842, birinci kliniğin en karanlık yılıydı: ölüm oranı yüzde 15,8'e çıkmıştı. Yani o yıl doğum yapmak için o koğuşa giren her 6 kadından biri geri dönmedi. Sonraki yıllar biraz daha ılımlı geçti, ama 1846 yeniden yükselişti. O yıl birinci klinikte bakılan 4010 kadından 459'u öldü; oran yüzde 11,4. Aynı yıl ikinci klinikte 3754 kadından 105'i öldü; oran yüzde 2,7. Aynı şehir, aynı çatı, aynı mutfak, aynı hava, aynı mevsimler. Ve arada 354 mezar.

Semmelweis'i asıl huzursuz eden, bu iki koğuşun bir laboratuvar deneyi gibi kurulmuş olmasıydı. Hastaneye başvuran kadınlar tercih yapmıyordu; kliniklere 24 saatlik dönüşümlü nöbet sırasına göre dağıtılıyorlardı. Yani hangi koğuşa düşeceğini belirleyen şey, kadının varlığı, yaşı, sağlığı ya da doğumunun zorluğu değil, kapıya vardığı saatti. Doğa, Semmelweis'e istemeden kusursuza yakın bir karşılaştırma grubu hazırlamıştı.

Kadınlar da bunu biliyordu. Şehirde birinci kliniğin ünü, tıp kitaplarından çok önce sokaklara yayılmıştı. Sancıları tutan kadınlar kapıda hangi güne denk geldiklerini soruyor, yanlış güne denk gelenler diz çöküp yalvarıyor, kimileri hastaneye hiç girmeden, yolda, bir avlu köşesinde doğuruyordu. Ve işte Semmelweis'in defterlerde bulduğu en ürkütücü ayrıntı buydu: sokakta doğuran, ardından hastaneye kaydedilen kadınlar arasında lohusa humması, klinikte hekimlerin gözetiminde doğuranlara kıyasla daha seyrekti. Tıbbın en donanımlı kurumu, kaldırımdan daha tehlikeliydi.

Dönemin açıklamaları hazırdı, ama hiçbiri defterlerdeki sayılarla uyuşmuyordu. Kötü hava, yani miasma deniyordu; oysa iki koğuş aynı havayı soluyordu. Atmosferik, kozmik ve tellürik etkilerden söz ediliyordu; bu etkiler nedense koridorun yalnızca bir tarafına uğruyordu. Kalabalık suçlanıyordu; oysa kadınların kaçmaya çalıştığı klinik, çoğu zaman daha az kalabalık olandı. Beslenme, çamaşırhane, iklim, kadınların ruh hali, hatta "utanç yarası" diye anılan bir kavram — muayene edilmenin mahcubiyetinin öldürdüğü iddiası — hepsi sırayla masaya kondu.

Semmelweis bunları tartışmakla yetinmedi, sınadı. Ölmek üzere olan hastalara son takdisi vermeye gelen rahip, çıngırağını çalarak koğuşun bütün odalarından geçiyordu; kadınların bu geçit alayını görüp dehşete kapıldığı, dehşetin de humma yarattığı söyleniyordu. Semmelweis rahibin güzergâhını değiştirtti, çıngırağı susturdu. Rakamlar kımıldamadı. İkinci klinikte kadınların yan yatarak doğurduğunu, birincide sırtüstü yatırıldığını fark etti; doğum pozisyonunu ikinci kliniğinkine çevirdi. Rakamlar yine kımıldamadı. 1846'da toplanan bir komisyon, suçu kliniğe akın eden yabancı öğrencilerin kaba muayenesinde buldu; öğrenci sayısı kısıtlandı. Oran kısa bir süre geriledi, sonra yeniden tırmandı.

Elenen her açıklamayla birlikte, geriye tek bir fark kalmaya başladı; o kadar sıradan, o kadar günlük bir farktı ki kimse üzerinde durmuyordu. Birinci klinikte doğum yaptıran tıp öğrencileri ve hekimler, günlerine hastanenin bodrumundaki ölü odasında başlıyordu. Önceki gecenin ölülerini açıyor, dokularını inceliyor, sonra ellerini kabaca bir suyla durulayıp yukarı, doğum salonuna çıkıyorlardı. İkinci klinikte eğitim gören ebeler ise otopsi masasına hiç yaklaşmıyordu.

Semmelweis bu farkı görüyordu, ama ne anlama geldiğini adlandıramıyordu. Mikropların varlığı henüz bilinmiyordu; bir cesetten bir doğum yatağına neyin taşınabileceğini anlatacak kelime yoktu. Defterler soruyu kusursuzca sormuş, cevabı vermemişti. O cevap, birkaç ay sonra hiç istenmeyen bir yerden gelecekti: bir arkadaşının parmağındaki küçük bir kesikten.

**Kaynaklar:** - [Ignaz Phillip Semmelweis' studies of death in childbirth — The James Lind Library](https://www.jameslindlibrary.org/articles/ignaz-phillip-semmelweis-studies-of-death-in-childbirth/) - [Semmelweis I (1861) — The James Lind Library](https://www.jameslindlibrary.org/semmelweis-i-1861/) - [Ignaz Semmelweis — UAB Reynolds-Finley Historical Library](https://www.library.uab.edu/locations/reynolds/collections/medical-greats/ignaz-semmelweis)

Sayılar defterde duruyordu ama kimse onları açıklayamıyordu. Semmelweis o kış boyunca akla gelen her nedeni tek tek denedi. Koğuşların kalabalıklığını sorguladı, yatak aralıklarını değiştirdi, havalandırmayı, yemeği, mevsimi, kadınların doğum yaptığı pozisyonu hesaba kattı. Dönemin ağırbaşlı profesörlerinin öne sürdüğü "kötü hava", "salgın etkisi", hatta ölmek üzere olan hastalara son takdisi vermeye gelen rahibin çıngırağının yarattığı korku gibi açıklamaları da denedi; rahibin sessizce, çıngıraksız girmesini sağladı. Birinci koğuşun rakamları oynamadı. Erkek hekimlerin muayenesinden duyulan utancın kadınları hasta ettiği fikri de vardı; ama utanç, iki koğuş arasındaki farkı neden bu kadar keskin çizsindi? Her denemede aynı duvara çarpıyordu. 1847'nin ilk aylarına geldiğinde 28 yaşındaki asistan tükenmişti.

O baharda, arkadaşlarıyla birlikte birkaç haftalığına Venedik'e gitti. Vasarınabildiği tek ilaç buydu: kanaldan yansıyan ışık, kiliseler, tablolar, kliniğin koridorlarında olmayan bir sessizlik. Mart ayının sonuna doğru Viyana'ya döndüğünde, dinlenmiş bir zihinle karşılaştığı ilk haber bir ölüm haberi oldu. Adli tıp profesörü Jakob Kolletschka ölmüştü.

Kolletschka yalnız bir meslektaş değildi. Semmelweis'in saydığı, sohbet ettiği, öğrenciliğinden beri tanıdığı bir isimdi. Ölümü de sıradan değildi. Bir otopsi sırasında, yanındaki öğrencinin elindeki bıçak kaymış, Kolletschka'nın parmağını çizmişti. Anatomi salonlarında hemen her hafta yaşanan, kimsenin üzerinde durmadığı türden bir kaza. Çizik önemsizdi. Ardından gelen tablo değildi. Ateş yükseldi, kolda damarlar ve lenf yolları boyunca iltihap ilerledi, sonra göğüs zarına, karın zarına, beyin zarlarına yayıldı. Kolletschka 13 Mart 1847'de öldü.

Semmelweis, dönüşünde arkadaşının otopsi raporunu okudu. Ve o raporda, bir tıp tarihinin dönüm noktası sayılabilecek şeyi gördü: tanıdıklık. Kolletschka'nın iç organlarında tarif edilen tablo, birinci koğuşta ölen kadınlarda haftalardır kendi elleriyle açıp incelediği tablonun aynısıydı. Aynı iltihaplı damarlar, aynı zarlar, aynı yayılma sırası. Aradaki tek fark, birinin doğum yapmış bir kadın, diğerinin bıçakla parmağı çizilmiş bir erkek profesör olmasıydı. Demek ki lohusa humması, kadınlara ya da doğuma özgü gizemli bir hastalık değildi. Demek ki hem Kolletschka'yı hem o kadınları öldüren şey aynı şeydi ve bu şey, kadaverden yaraya geçmişti.

Zincirin geri kalanı kendiliğinden kuruldu. Kolletschka'ya ölümü taşıyan, ölünün dokusundan bıçağa, bıçaktan yaraya geçen bir şeydi; Semmelweis buna "kadavra partikülleri" adını verdi. Peki aynı partikülleri, hiç bıçak kazası geçirmemiş yüzlerce lohusaya kim taşıyordu? Cevap kendi elleriydi. Viyana'nın büyük hastanesinde günlük düzen şuydu: hekimler ve tıp öğrencileri sabahı otopsi salonunda geçirir, ölmüş kadınların bedenlerini açar, sonra ellerini sabun ve suyla şöyle bir yıkayıp doğrudan doğum koğuşuna geçer, doğum yapmakta olan kadınları muayene ederlerdi. Doğum sırasında açılmış her doku, bir yara demekti. Ebe okulunun öğrencileri ise kadavra ile hiç çalışmıyordu. İki koğuş arasındaki fark, ne havadaydı ne mevsimde ne de utançta. Farkın kaynağı, koridorun bir ucundan öbürüne yürüyen ellerdi.

Bu, bir bilim insanının kariyerinde bulabileceği en ağır türden bir açıklamaydı; çünkü suçlu, bulanın kendisiydi. Semmelweis yıllar sonra, 1861'de yayımladığı kitabında bunu hiç yumuşatmadan yazacaktı: o kadınları vaktinden önce mezara götüren kendisiydi ve sayının ne olduğunu yalnızca Tanrı biliyordu. Fikri savunurken gösterdiği sertliğin, meslektaşlarına karşı zamanla artan öfkesinin kaynağını anlamak için bu cümleyi hatırlamak yeterlidir. Onun için mesele bir teorinin doğruluğu değildi; ölmüş insanların hesabıydı.

Ama aynı düşünce, içinde bir kurtuluş da taşıyordu. Eğer hastalığı taşıyan şey elde tutunuyorsa, elden çıkarılabilirdi de. Semmelweis burada bir ayrıntıyı fark etti: otopsiden çıkan ellerde, sabunlu suyla yıkandıktan sonra bile inatçı bir ölü kokusu kalıyordu. Koku, silinmeyen bir kalıntının kanıtıydı ona göre. O halde yapılması gereken, elleri sadece görünürde temizlemek değil, o kalıntıyı yok eden bir madde bulmaktı. Aradığı maddeyi kısa süre sonra buldu ve 1847 Mayıs'ında koğuşun kapısına bir leğen koydurdu.

Kolletschka'nın ölümü Semmelweis'in zihninde bir denklem bıraktı: eğer ölü bedenden gelen görünmez bir şey, bir bıçak ucuyla taşınıp bir hekimi öldürebiliyorsa, aynı şey her sabah otopsi salonundan doğum koğuşuna yürüyen ellerde de taşınıyordu. Öğrenciler kadavraların üzerinde çalışıyor, sonra parmaklarını sabunla yıkayıp yukarı çıkıyordu. Ama Semmelweis biliyordu ki o sabun yetmiyordu; çünkü yıkandıktan sonra bile ellerde inatçı bir koku kalıyordu. Ölümün kokusuydu bu ve hâlâ oradaysa, ölümün kendisi de hâlâ oradaydı.

Aradığı şey basitti: kokuyu tamamen yok edecek bir madde. Önce klorlu su denedi, ardından hem ucuz hem de kolay bulunur olduğu için klorlu kirece geçti. 1847 Mayıs'ının ortasında Birinci Klinik'in kapısına bir leğen kondu ve kural ilan edildi: içeri giren herkes, koku silinene kadar ellerini bu çözeltide fırçalayacaktı. Kimseye mikropların hikâyesi anlatılmadı, çünkü anlatacak hikâye henüz yoktu. Sadece bir emir vardı ve o emrin arkasında, kendi hocalarının otoritesine meydan okuyan 29 yaşında bir asistan duruyordu.

Sonra rakamlar konuşmaya başladı. Nisan 1847'de Birinci Klinik'te ölüm oranı yüzde 18,3'e tırmanmıştı; yani koğuşa giren her 5 kadından biri oradan çıkamıyordu. Kuralın yürürlüğe girdiği geçiş ayı olan mayısta oran yüzde 12,2'ye indi. Haziranda yüzde 2,2 oldu. Temmuzda yüzde 1,2. Ağustosta yüzde 1,9. Bir yıl önce, 1846'da, aynı klinikte 4010 doğumda 459 kadın ölmüştü; oran yüzde 11,4. 1847'de ölü sayısı 176'ya düştü. 1848'de ise 3556 doğumda yalnızca 45 kadın öldü; yüzde 1,27. Ve 1848'in iki ayında, bu koğuşta hiç kimse ölmedi. Hiç kimse. Yüzyıllardır lohusa humması bir kader gibi kabul edilirken, bir leğen dolusu klorlu kireç çözeltisi o kaderi altı ayda ortadan kaldırmıştı.

Ama zafer düz bir çizgi değildi. Ekim 1847'de kliniğe, rahim ağzında akıntılı bir kanser olan bir kadın yatırıldı. Hekimler ellerini kapıda yıkamıştı; ancak bu hastayı muayene ettikten sonra aynı ellerle yan yataktakilere geçtiler. O odadaki 12 kadından 11'i öldü. Kasımda benzer bir şey tekrarlandı: iltihaplı bir diz yarasıyla yatan bir hastadan sonra 12 kadının 8'i kaybedildi. Semmelweis için bu felaketler aynı zamanda bir düzeltmeydi. Demek ki tehlike yalnızca kadavradan gelmiyordu; yaşayan bir bedenden sızan çürümüş organik madde de aynı ölümü taşıyabiliyordu. Kuralı genişletti: artık eller sadece koğuşa girerken değil, her hasta muayenesinin arasında da yıkanacaktı. Aletler de temizlenecekti. Ve rakamlar yeniden aşağı indi.

Elinde tıp tarihinin en çarpıcı kanıtlarından biri vardı. Ne var ki Semmelweis bunu yazmıyordu. Bulgularını makaleye dökmeyi yıllarca erteledi; belki Almancayı hiçbir zaman rahat kullanamadığı için, belki de sayıların kendi kendini savunacağına inandığı için. Bu boşluğu dostları doldurdu. Ünlü dermatolog Ferdinand von Hebra, Viyana Tıp Cemiyeti'nin dergisinde Aralık 1847'de ve yeniden Nisan 1848'de yazdığı yazılarla keşfi duyurdu; hatta bu buluşu Jenner'ın çiçek aşısıyla kıyasladı. İç hastalıkları otoritesi Joseph Škoda, Ekim 1849'da İmparatorluk Bilimler Akademisi'nde konuyu ele aldı ve sonuçları resmen inceleyecek bir komisyon kurulmasını önerdi.

Beklenen olmadı. Birinci Klinik'in başındaki profesör Johann Klein, kendi kliniğinin ölüm rakamlarının bir suçlama haline gelmesinden hoşlanmadı; komisyon önerisi hayata geçmedi. Mart 1849'da Semmelweis'in asistanlık görevi yenilenmedi. 1848 devrimlerinin ardından Viyana'da esen muhafazakâr rüzgâr, Macar kökenli ve reformcu çevrelere yakın genç hekimin işini kolaylaştırmıyordu.

Bilimsel itiraz da vardı ve tamamen haksız sayılmazdı. Semmelweis mikropları bilmiyordu; Pasteur'ün çalışmalarına daha yaklaşık 15 yıl vardı. Öne sürdüğü şey "çürümüş hayvansal-organik madde" idi; kanıtı bir mekanizma değil, bir istatistikti. Dönemin hâkim öğretisi ise hastalıkları havadaki bozuk buharlara, mevsimlere, kişisel yatkınlığa bağlıyordu. Üstelik iddianın altında sindirilmesi güç bir cümle yatıyordu: bu kadınları öldüren şey kader değil, onları iyileştirmeye gelen hekimlerin kendi elleriydi. Bir centilmenin elinin kirli olabileceğini söylemek, tıbbi bir tez olmanın ötesinde kişisel bir hakaret gibi duyuluyordu.

Semmelweis bu direnci sabırla karşılayacak bir insan değildi. Ekim 1850'de Viyana'yı ani bir kararla terk edip Pest'e döndüğünde, elindeki kanıt daha da güçlenmişti; ama onu dinletecek dil, her geçen yıl daha da elinden kayıyordu.

Düşen rakamlar, aslında tartışmayı bitirmesi gereken kanıttı. Ama Viyana'da işler öyle yürümedi. Semmelweis'in koğuşundaki ölümler yüzde 1'lere inerken, kliniğin başındaki Johann Klein ikna olmadı; ona göre bu genç Macar asistan, kanıtlanmamış bir fikri hocalarının yüzüne çarpıyordu. 1849 Mart'ında Semmelweis'in sözleşmesi yenilenmedi. Sonraki başvuruları da geri çevrildi. 1850 sonbaharında nihayet doçentlik unvanı verildiğinde, izin öyle bir koşula bağlanmıştı ki neredeyse hakaret gibiydi: ders verebilirdi, ama gerçek hastalar üzerinde değil, yalnızca bir manken üzerinde. Semmelweis kararı öğrendikten birkaç gün sonra, kimseye haber vermeden Viyana'yı terk etti ve Peşte'ye döndü.

Macaristan'da hikâye baştan başladı. 1851'de Peşte'deki Aziz Rókus Hastanesi'nin doğum kliniğini, üstelik uzun süre ücret almadan devraldı. Aynı yöntemi getirdi, aynı direnişle karşılaştı, aynı sonucu aldı: kendi kayıtlarına göre yaklaşık altı yılda 933 doğumda yalnızca 8 anne kaybedildi. 1855'te Peşte Üniversitesi'nde doğum bilgisi kürsüsüne getirildi. 1857'de, kendisinden çok daha genç olan Mária Weidenhoffer ile evlendi; bir ev, çocuklar, sıradan bir hayatın çerçevesi kuruldu. Dışarıdan bakan biri için bu bir toparlanma öyküsüydü. İçeriden bakıldığında ise Semmelweis, Avrupa'nın büyük kliniklerinde annelerin hâlâ aynı sebeple ölmeye devam ettiğini biliyordu ve bu bilgi onu yavaş yavaş aşındırıyordu.

Yıllarca yazmayı erteledikten sonra, 1861'de büyük kitabını yayımladı: Almanca adıyla loğusa hummasının nedeni, kavramı ve önlenmesi üzerine kalın, yoğun, tablolarla dolu bir eser. Kitap beklediği etkiyi yapmadı. Kimi eleştirmenler üslubunu ağır ve dağınık buldu, kimi tezini baştan reddetti. Bunun üzerine Semmelweis, bilimsel tartışmanın sınırlarını aşan bir adım attı: dönemin ünlü doğum hekimlerine tek tek açık mektuplar yazdı. Bu mektuplarda ölçüyü kaçırdı; muhataplarını sorumsuzlukla, hatta cinayete ortak olmakla suçladı. Haklı olduğu bir davada, karşısındakileri kazanma ihtimalini kendi elleriyle yok ediyordu.

1860'ların ortasına gelindiğinde çevresindekiler onda belirgin bir değişim gördü. Dalgınlık, ani öfke patlamaları, konudan konuya savrulan konuşmalar, yerinde durmayan bir huzursuzluk. Bu tabloya bugün hangi teşhisin uyduğu hâlâ tartışılıyor; erken bunama, bir beyin hastalığı ya da uzun süreli bir ruhsal çöküş, hepsi öne sürüldü. Kesin olan, ailesinin ve meslektaşlarının 1865 yazında artık baş edemez hale gelmesiydi. 30 Temmuz 1865'te, Viyanalı dostu ve eski destekçisi Ferdinand von Hebra eşliğinde bir yolculuğa çıkarıldı. Ona yeni bir tıp kurumunu gezecekleri söylenmişti. Gittikleri yer, Viyana yakınlarındaki Döbling'de bir akıl hastanesiydi.

Durumu anlayıp çıkmak istediğinde gardiyanlar onu tuttu. Dövüldü, deli gömleği giydirildi, karanlık bir odaya kapatıldı. Kurumdan bir daha çıkmadı. 13 Ağustos 1865'te, kapatılışının üzerinden yalnızca 2 hafta geçmişken öldü. Yaşı 47'ydi. Otopsi, vücudundaki yaraların iltihaplandığını ve enfeksiyonun kana karıştığını gösterdi. Yani hayatını annelerin ölümünü durdurmaya adayan hekim, tam olarak savaştığı şeyden, kirli bir yaradan yayılan kan zehirlenmesinden öldü. Kolletschka'nın ölümüyle başlayan hikâye, aynı mekanizmanın kendi bedeninde tekrarlanmasıyla kapandı.

Cenazesi neredeyse boştu. Peşte'deki meslek kuruluşu, üyesi olan bir profesörün ardından anma konuşması bile yapmadı. Karısı törene katılamadı. Ölüm haberi tıp dergilerinde küçük bir not olarak geçti.

Sonrası, tarihin en acı ironilerinden biridir. Semmelweis'in ölümünden yalnızca 2 yıl sonra, İngiltere'de Joseph Lister ameliyat yaralarında karbolik asit kullanmaya başladı. Louis Pasteur'ün çalışmaları, gözle görülmeyen mikroorganizmaların hastalık taşıyabildiğini kanıtladı. Semmelweis'in sayılarla gösterdiği ama açıklayamadığı şey, birkaç yıl içinde adı konmuş bir bilime dönüştü. Lister, sonraki yıllarda bu fikrin ilk savunucusu olarak Semmelweis'i açıkça andı.

Macaristan onu geç ama kalıcı biçimde sahiplendi. 1906'da Budapeşte'de anıtı dikildi; naaşı yıllar içinde birkaç kez taşındıktan sonra, doğduğu eve gömüldü. O ev bugün bir tıp tarihi müzesidir. 1969'da Budapeşte'deki tıp üniversitesine onun adı verildi. Bilim tarihine ise başka bir miras bıraktı: kanıt ne kadar güçlü olursa olsun, yerleşik inançlara ters düştüğünde refleks halinde reddedilmesine bugün "Semmelweis refleksi" deniyor.

Bugün bir hastane koridorunda, bir lavabonun üstünde asılı duran o basit talimat, aslında bir adamın kaybettiği hayatın ve kazandığı davanın özetidir. Ellerini yıka.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.