2026-08-19 · 16 dk
Mihail Bulgakov'un 1930'da kendi elleriyle yaktığı, sonra yeniden yazıp ölümüne kadar bitiremediği Usta
bulgakovusta ile margaritarus edebiyatısansürsovyetBir yazar, yıllarını verdiği romanı sobaya atıp yakar. Yıllar sonra aynı romanın içine tek bir cümle yerleştirir: el yazmaları yanmaz. Peki bir kitap, yazarı öldükten çeyrek asır sonra nasıl geri döner?
Bir romanın küle dönüşünü anlatabilmek için, önce o romanı yazan adamın neden yazar olduğunu anlamak gerekiyor. Çünkü Mihail Afanasyeviç Bulgakov'un hayatı, edebiyata giden düz bir yol değil; savaşın, salgının ve iç savaşın defalarca kestiği, her seferinde başka bir yerden yeniden başlayan bir güzergâh.
15 Mayıs 1891'de Kiev'de doğdu. Babası Afanasi Bulgakov, Kiev İlahiyat Akademisi'nde ders veren bir din tarihçisiydi; ev, 7 çocuğun büyüdüğü, piyano çalınan, tartışılan, kitap okunan orta sınıf bir aydın eviydi. Şehrin dik yokuşlarından biri olan Andreyevski Yokuşu'ndaki o ev, yıllar sonra ilk romanının dekoru olacaktı. Baba 1907'de böbrek hastalığından öldüğünde Mihail 16 yaşındaydı ve ailenin en büyüğüydü. Belki de o yüzden, güvenli ve saygın bir meslek seçti: 1909'da Kiev Üniversitesi'nin tıp fakültesine girdi.
Diplomasını 1916'da, Birinci Dünya Savaşı'nın ortasında aldı. Önce Güneybatı Cephesi'ndeki sahra hastanelerinde çalıştı; ardından Smolensk vilayetinde, Nikolskoye adında ücra bir köy hastanesine tek doktor olarak atandı. 25 yaşında, elinde bir ders kitabı, kar altında kilometrelerce uzaktan getirilen hastalarla baş başaydı. Doğum yaptırdı, uzuv kesti, difteri boğduğu çocukların nefes borusunu açtı. Bu aylardan, yıllar sonra "Genç Bir Doktorun Notları" adıyla toplanacak, acemiliğin ve dehşetin dürüstçe anlatıldığı öyküler doğacaktı.
Aynı yıllarda hayatının en karanlık dönemi de başladı. Bir difteri vakasının ardından yaptığı aşının şiddetli alerjik tepkisini bastırmak için morfin kullandı; kısa sürede bağımlı oldu. İlk eşi Tatyana Lappa, dozları gizlice seyrelterek ve reçeteleri reddederek onu bu bataktan çıkardı. Bulgakov 1918 civarında bağımlılıktan kurtuldu, ama yaşadıklarını unutmadı: "Morfin" adlı uzun öyküsü, tıbbi soğukkanlılıkla yazılmış bir çöküş günlüğüdür.
Devrim ve iç savaş, mesleğini de yurdunu da elinden aldı. Kiev, birbiri ardına Kızıllar, Beyazlar, Alman birlikleri, Ukrayna milliyetçileri ve Polonya kuvvetleri arasında el değiştirdi; Bulgakov sonradan bir yazısında şehirde 14 iktidar değişikliği yaşandığını, bunların 10'unu bizzat gördüğünü söyleyecekti. Seferberlikle güneye, Kafkasya'ya savruldu; 1919'da Beyaz Ordu saflarında askerî doktor olarak Vladikavkaz'a gitti. 1920 şubatında tifüse yakalandı. Hastalık onu yatağa çivilediği için geri çekilen orduyla birlikte gidemedi; muhtemelen bu tesadüf, sürgünde ölmesini engelledi. İyileştiğinde kararını vermişti: neşteri bırakıp kalemi seçti. Vladikavkaz'da gazetecilik yaptı, ilk oyunlarını sahneletti.
1921 sonbaharında Moskova'ya geldi. Yanında ne para ne tanıdık vardı; açlık sınırında, kiralık odalarda, bazen ısınmak için çalıştığı yerlerde uyuyarak yaşadı. Geçimini demiryolu işçilerinin gazetesi Gudok'ta yazdığı kısa mizah yazılarıyla sağladı. Aynı yazı işlerinde Valentin Katayev, Yuri Oleşa, İlf ve Petrov gibi bir kuşağın en parlak kalemleri çalışıyordu. Bulgakov gündüz yeni rejimin bürokrasisiyle dalga geçen fıkralar yazıyor, gece kendi romanını ilerletiyordu.
O roman "Beyaz Muhafız" oldu: Kiev'de, iç savaşın kaosunda dağılan bir ailenin hikâyesi. 1925'te Rossiya dergisinde tefrika edilmeye başlandı ama dergi kapanınca son bölümü Sovyetler Birliği'nde yayımlanamadı. Buna karşılık romandan uyarlanan "Turbinlerin Günleri", 5 Ekim 1926'da Moskova Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi ve olağanüstü bir ilgi gördü. Oyunun en sadık seyircilerinden birinin Stalin olduğu, temsili 15 kez izlediği aktarılır. Bulgakov'un trajedisi tam da buradadır: onu koruyan da, susturan da aynı ilgiydi.
Çünkü eleştirmenler için o, devrimin düşmanlarını insan olarak resmeden şüpheli bir yazardı. 1925'te yazdığı "Köpek Kalbi", yeni insan yaratma iddiasını hicveden bir anlatıydı ve hiç yayımlanamadı; 1926 mayısında evinde yapılan aramada müsveddesine ve günlüklerine el konuldu. "Ölümcül Yumurtalar" ve "Şeytanlıklar" tartışma yarattı. 1929'a gelindiğinde sahnedeki bütün oyunları repertuvardan çıkarıldı; yazacak yeri, basacak yayıncısı, kazanacak parası kalmadı. Hakkında çıkan gazete yazılarını kesip biriktiriyordu: topladığı 301 yazının yalnızca 3'ü olumluydu.
38 yaşında, ülkesinin en çok konuşulan oyun yazarlarından biri, resmen var olmayan bir yazara dönüşmüştü. Ve tam o kışın sonunda, hiçbir yere gönderemeyeceğini bildiği bir müsveddeyle sobanın önünde oturacaktı.
1929'un sonuna gelindiğinde Moskova sahnelerinde Bulgakov'a ait tek bir perde açılmıyordu. "Turbinlerin Günleri" repertuvardan çıkarılmış, "Zoyka'nın Evi" kapatılmış, "Kızıl Ada" kaldırılmış, "Kaçış" ise daha sahneye çıkamadan yasaklanmıştı. Ekmeğini tiyatrodan kazanan bir yazar için bu, yalnızca bir itibar meselesi değildi; kelimenin düz anlamıyla gelir kaynağının kesilmesiydi. 18 Mart 1930'da yeni oyunu "Yobazlar Birliği"nin de onay alamadığı haberi geldiğinde, elinde kalan son kapı da kapanmış oldu.
O günlerde yaptığı şeyi, sonradan kendi kalemiyle anlatacaktı: bir romanın müsveddesini kendi elleriyle sobaya attı. Şeytanın Moskova'ya geldiği, henüz adı bile netleşmemiş, defterlere dağınık biçimde yazılmış bir metindi bu. Yakma işlemi tam da değildi; sayfaları yırtılmış, bir kısmı kurtulmuş iki defter günümüze ulaştı. Ama niyet açıktı: yazarın kendi eserini, yayımlanma ihtimali olmadığı için infaz etmesi. Aynı ateşe bir komedinin taslağını ve yeni başladığı ikinci bir romanın ilk sayfalarını da verdi. Yıllar sonra, aynı romanın içinde Woland'ın ağzından çıkacak o üç kelime -"El yazmaları yanmaz"- işte bu sobanın önünde geçen gerçek bir anın edebiyata dönüşmüş hâliydi; bir metaforun değil, bir hatıranın cümlesi.
28 Mart 1930'da, yakma olayından günler sonra, SSCB Hükûmeti'ne hitaben uzun bir mektup yazdı ve birkaç adrese birden gönderdi. Mektup, bir af dilekçesi değildi; şaşırtıcı derecede soğukkanlı, hatta meydan okuyan bir savunmaydı. Bulgakov, kendisi hakkında çıkan basın kupürlerini saydığını yazıyordu: 10 yıllık yazarlık hayatında toplam 301 değerlendirme bulmuştu, bunların 3'ü olumlu, 298'i düşmancaydı. Kendini gizlemek yerine tanımlıyordu: hicivci olduğunu, hicvin ise Sovyetler Birliği'nde mümkün olmadığını açıkça söylüyordu, çünkü hiciv doğası gereği mevcut düzene dokunuyordu. Sonunda ikili bir talepte bulundu: ya yurt dışına çıkmasına izin verilsin ya da ülkesinde çalışabileceği bir iş verilsin. Talebin son basamağı, çaresizliğin ölçüsünü gösteriyordu: yönetmen olamıyorsa figüran, figüran olamıyorsa sahne işçisi olarak çalışmaya razıydı.
Böyle bir mektubun 1930 Moskovası'nda karşılığı, çoğu zaman sessizlik ya da çok daha kötüsü olurdu. 18 Nisan 1930'da Bulgakov'un evinde telefon çaldı. Hattın diğer ucundaki ses Stalin'e aitti. Görüşme kısa sürdü ve tanıklığı esas olarak Bulgakov'un çevresine anlattıklarına dayanıyor. Stalin, yazarın gerçekten yurt dışına gitmek isteyip istemediğini sordu; Rus bir yazarın vatanı dışında yaşayamayacağı yönünde bir yanıt aldı. Ardından bir tiyatroya başvurmasını önerdi. Bulgakov başvurduğunu ama sonuç alamadığını söyleyince, tekrar denemesini, bu kez kabul edileceğini düşündüğünü belirtti. Konuşma, ileride yüz yüze görüşme ihtimaline dair bir imayla kapandı, ama o görüşme hiç gerçekleşmedi.
Telefon işe yaradı. Mayıs 1930'da Bulgakov, Moskova Sanat Tiyatrosu'na yönetmen asistanı olarak alındı. Bu, hayatının en tuhaf dengesini kurdu: eserleri yasaklı bir yazar, ülkenin en prestijli tiyatrosunun kadrosunda maaşlı bir çalışan haline geldi. Bu ilginç himayenin arkasında somut bir gerçek vardı; Stalin'in "Turbinlerin Günleri"ni defalarca izlediği, oyunu sevdiği biliniyordu. Yani Bulgakov ne tümüyle susturulmuş ne de serbest bırakılmıştı; ikisinin arasında, izin verilen ama yayımlanmayan bir varlık alanına yerleştirilmişti.
Bu telefonun bir başka etkisi daha oldu. Çağrının, Mayakovski'nin 14 Nisan 1930'daki intiharından yalnızca dört gün sonra gelmesi, dönemin havasını anlatmaya yeter. Bir şair kendi hayatına son vermişti; bir başkası, mektubuyla kendi hayatını kurtarmıştı.
Ama kurtuluş kalıcı değildi. Bulgakov 1931'de ve 1934'te yeniden mektuplar yazdı, yurt dışına kısa bir seyahat izni istedi; bu kez ne telefon geldi ne de izin. Kapılar tekrar kapandı ve bir daha açılmadı. Buna rağmen, ateşe verdiği metnin peşini bırakmadı. 1931'den itibaren romanı sıfırdan yeniden kurmaya başladı. Elinde eski defterlerin yırtık kalıntıları ve hafızası vardı. Roman defalarca ad değiştirdi, karakterler dönüştü, Usta ile Margarita ancak sonraki yıllarda metnin merkezine yerleşti. Yazar, hiçbir yayınevinin sırasına giremeyecek, hiçbir sansür kurulundan geçmeyecek bir kitabı, ölümüne kadar yeniden yazmayı sürdürdü. Yani sobaya atılan şey bir son değil, garip biçimde bir başlangıçtı: yanan taslak, yerini çok daha kararlı bir romana bıraktı.
Sobadan kurtarılan sayfalar, Bulgakov'un ömrünün geri kalanını doldurdu. 1931'den itibaren romana döndü, defalarca yeniden yazdı, adını değiştirdi, bölümleri söktü ve yeniden dikti. Son aylarında böbrek hastalığı görme yetisini elinden aldığında metni artık kendi eliyle düzeltemiyordu; Şubat 1940'a kadar düzeltmeleri karısı Yelena Sergeyevna'ya dikte etti. 10 Mart 1940'ta, 48 yaşında öldüğünde geride bıraktığı şey, hiçbir yayınevinin adını bile duymadığı, daktilo edilmiş bir tomar kâğıttı.
O kâğıtların içinde tuhaf bir Moskova vardı. Roman, sıcak bir bahar akşamında Patriarşiye göletlerinin kıyısında açılır: edebiyat derneğinin başkanı Berlioz ile genç şair İvan Bezdomni, Tanrı'nın var olmadığını konuşurken yanlarına yabancı bir beyefendi oturur. Kendini Woland diye tanıtan bu adam, sohbeti kısa yoldan bitirir; Berlioz'un nasıl öleceğini önceden söyler ve birkaç dakika sonra bir tramvay onu haklı çıkarır. Woland'ın maiyeti de peşinden şehre dolar: kırık gözlüklü, palyaço ağızlı Koroviyev, arka ayakları üstünde yürüyen, votka içen dev kedi Behemot, kırmızı saçlı Azazello ve cadı Hella. Varyete Tiyatrosu'nda düzenledikleri kara büyü gösterisinde tavandan para yağar, seyircilerin üzerindeki lüks kıyafetler sokakta ortadan kaybolur. Şeytanın varlığını resmen reddeden bir şehir, şeytana çarptığı anda kendi açgözlülüğünü seyretmek zorunda kalır.
Romanın ikinci damarı bambaşka bir yerde akar. Bulgakov, Moskova sahnelerinin arasına Yershalaim'i, yani Kudüs'ü yerleştirir: yarım baş ağrısıyla kıvranan vali Pontius Pilatus ile Yeshua Ha-Nozri arasındaki sorgu, insanın korkaklığı üzerine sakin ve acımasız bir hesaplaşmaya dönüşür. Bu bölümleri yazan kişi, romanın içinde adı hiç anılmayan, sadece "Usta" diye bilinen bir yazardır; kendi kitabını yaktıktan sonra bir akıl hastanesine kapanmıştır. Onu oradan çıkarmaya çalışan Margarita ise Woland'la pazarlık eder, cadıya dönüşür, gece Moskova'nın üzerinde uçar ve şeytanın balosunda ev sahipliği yapar. Kitabın en çok tekrarlanan cümlesi de bu karşılaşmadan doğar: Woland, yanmış müsveddeyi elinden çıkarırken "el yazmaları yanmaz" der. Sobasının önünde diz çökmüş bir adamın kendi hayatına verdiği cevabı, roman böylece kendi konusu haline getirir.
Ama gerçek hayatta el yazmalarını yanmaktan koruyan şey mucize değil, Yelena Sergeyevna'nın inadı oldu. Metni sakladı, temize çekti, sansürün gevşediği her aralıkta yayınevlerinin kapısını çaldı. Bu bekleyiş 26 yıl sürdü. Kasım 1966'da Moskva dergisinin 11. sayısında romanın birinci kitabı, Ocak 1967'de 1. sayısında ikinci kitabı yayımlandı. Metin bütün değildi: kısmen yer darlığı, ağırlıklı olarak da sansür yüzünden yaklaşık yüzde 12'si çıkarılmıştı; birinci kitapta 21, ikinci kitapta 138 pasaj kesilmişti. 150 bin tüketilen dergi anında tükendi, sayılar karaborsaya düştü, elden ele dolaştı. Okurlar eksik kalan bölümleri daktiloda çoğaltıp sayfa aralarına iliştirdi; roman, resmî baskısıyla samizdat kopyalarının birleşmesinden oluşan melez bir kitap olarak dolaşıma girdi.
Sansürsüz tam metin ancak 1969'da, Frankfurt'ta Posev yayıneviyle basılabildi; Sovyetler Birliği'nde bütünlüklü bir baskıya ulaşmak için 1973'ü beklemek gerekti. Bu arada kitap sınırların dışına taşmıştı bile. 1967'de İngilizceye iki ayrı çeviri yapıldı, ardından onlarca dile geçti. Türkçe okur ise şaşırtıcı derecede erken tanıştı onunla: Aydın Emeç'in çevirisiyle Usta ile Margarita, 1968'de E Yayınları'ndan çıktı; yani Moskova'daki dergi tefrikasından yalnızca iki yıl sonra. Aynı yıl Londra'da Mick Jagger, Marianne Faithfull'ün eline tutuşturduğu bu romanı okuduktan sonra "Sympathy for the Devil"ın sözlerini yazdı. Otuz yıl önce çekmecelerde çürüyen bir metin, on yıllar içinde tiyatro sahnelerine, filmlere, çizgi romanlara ve şarkı sözlerine dağıldı.
Bulgakov'un hikâyesini asıl trajik kılan da bu: kitabının başarısını görecek kadar yaşamadı. Yaşarken sahnelerden indirilmiş, susturulmuş, ülkeden çıkmasına da izin verilmemiş bir yazardı. Ölümünden 26 yıl sonra ise, kendisini yayımlamayan sistemin yayınevlerinde, kendi ülkesinin en çok konuşulan romanı oldu. Sobanın önünde yaktığı sayfalar, bugün milyonlarca nüsha halinde raflarda duruyor.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.