2026-08-21 · 16 dk
Yaşar Kemal'in 1955'te yayımlanan ilk romanı İnce Memed'in hikâyesi; beş yaşında babasının öldürülüşüne tanık olup kekeme kalan bir çocuğun Çukurova'da ağıt derleyen bir gençliğe, oradan dünyanın kırktan fazla diline çevrilen bir romana uzanan yolu.
yaşar kemalince memedçukurovatürk edebiyatıeşkıyaBeş yaşındaki bir çocuk, bir cami avlusunda babasının öldürülüşünü seyrediyor ve yıllarca doğru düzgün konuşamıyor. Konuşamadığı için dinliyor: Çukurova'nın ağıtlarını, türkülerini, dağa çıkmış adamların hikâyelerini. Yıllar sonra o dinlediklerinden, dünyanın kırktan fazla diline çevrilecek bir eşkıya doğacak.
Çukurova'nın doğu ucunda, Ceyhan ırmağının kıvrıldığı yerde, tepesinde eski bir kale kalıntısı taşıyan Hemite adında bir köy vardır. Bugün adı Gökçedam. 1923 yılının sonbaharında bu köyde bir çocuk doğdu; nüfusa Kemal Sadık diye yazıldı. Ailesi buranın yerlisi değildi. 1915'te Van yöresinden, savaşın ve Rus işgalinin önünden kaçan bir göç kafilesinin içindeydiler. Aylarca süren, ölümlerle, açlıkla, dağ yollarıyla dolu bir yürüyüşün sonunda Çukurova'nın sıcağına, sıtmasına, bataklıklarına vardılar. Anne Nigâr, baba Sadık. Yeni bir yerde, yeni bir dille, komşularının konuştuğundan başka bir dille büyüyen bir aile.
Bu çocuğun hayatı, daha okuma yazma öğrenmeden iki kez kesildi.
Birincisi bir kaza oldu. Dört yaşlarındayken, bir kurban kesimi sırasında elden kayan bıçak sağ gözüne isabet etti. O göz bir daha görmedi. Ömrünün sonuna kadar dünyaya tek gözle baktı; bu, hakkında yazılan her metnin ilk paragrafında geçen bir ayrıntı olarak kaldı, ama onun için bir ayrıntı değildi, bakmanın kendisiydi.
İkincisi kaza değildi.
Beş yaşına yaklaşırken, bir gün babasıyla birlikte köyün camisindeydi. Sadık Ağa namazdaydı. Ailenin yıllar önce evine alıp büyüttüğü Yusuf adında bir genç, secdedeki adamı bıçakladı. Çocuk oradaydı. Kendi babasının kanının seccadeye yayılışını, cemaatin çığlığını, taş zeminde çıkan sesi gördü. Yaşar Kemal bu sahneyi hayatı boyunca anlattı ve hiçbir anlatışında hafifletmedi. Bir insanın en güvendiği yerde, dua ederken, en yakınının eliyle öldürülmesi. Beş yaşındaki bir çocuğun kaldıramayacağı kadar büyük bir çelişki.
O günden sonra çocuk konuşamaz oldu.
Kekemelik yıllarca sürdü, on iki yaşına kadar. Bir kelimeyi çıkarmak için harcadığı çabayı, köy çocuklarının alayını, cümlenin ortasında tıkanıp kalmayı anlattı sonradan. Ama tuhaf bir istisna vardı, ve o istisna bir insanın kaderini belirleyecek kadar önemliydi: söylediği zaman kekelemiyordu. Türkü söylerken, koşma okurken, ölçülü bir söz dizisini sesli tekrarlarken dili çözülüyordu. Konuşamayan çocuk, söyleyebiliyordu.
Çukurova'da söylenecek şey boldu. Bu topraklarda ağıt, edebiyat değil, gündelik hayatın bir kurumuydu. Biri öldüğünde, özellikle genç, özellikle kanlı bir ölümle öldüğünde, kadınlar başına toplanır ve o ölümü ölçüye sokardı. Ağıt aynı zamanda bir haber biçimiydi: kimin kimi neden vurduğunu, hangi ağanın hangi köylünün toprağını aldığını, dağa çıkan delikanlının nerede kıstırıldığını anlatırdı. Bir vadide yakılan ağıt, birkaç ay içinde üç vadi öteye giderdi. Yazısı olmayan bir coğrafyanın arşiviydi.
Konuşamayan çocuk bu arşivin içine girdi. Köye uğrayan âşıkların peşine takıldı, saz çalmayı öğrendi, ezberledi, sonra kendi sözlerini yakmaya başladı. Daha yeniyetmeliğinde çevre köylerde adı duyulan, düğünlerde söyleyen bir âşık oldu. Bir yandan da okumaya çalışıyordu; köyünde okul yoktu, okumak için kilometrelerce yürümek, sonra Kadirli'ye gitmek gerekiyordu, ve o bunu yaptı, ailesinin bütün itirazlarına rağmen yaptı.
Şunu görmek gerekir: bu çocuk edebiyata kitaplardan gelmedi. Edebiyata bir ölüm sahnesinden ve o ölümü anlatan sözlü bir gelenekten geldi. İleride yazacağı romanın niye başka hiçbir Türk romanına benzemediğini anlamak isteyen biri, işe buradan başlamalı. O roman, kütüphanede değil, bir cami zemininde ve bir ağıt meclisinde tasarlandı.
Kendi ağıdını yakan çocuk, bir süre sonra başkalarının ağıtlarının peşine düştü.
1940 ve 1941 yıllarında, henüz on yedi on sekiz yaşlarında, Toroslar'ın ve Çukurova'nın köylerini dolaşıp ağıt derledi. Elinde teyp yoktu; dinliyor, yazıyor, ezberliyordu. Kime ait olduğu bilinmeyen, sahibi olmayan, sadece söylendiği için var olan yüzlerce dize. 1943'te, yirmi yaşındayken bu derleme Adana Halkevi tarafından basıldı. Adı Ağıtlar'dı. Yaşar Kemal'in ilk kitabı bir roman değil, bir folklor derlemesidir. Kendi cümlelerinden önce, kendi halkının cümlelerini kayda geçirmiştir.
Bu, sonrasında olacak her şeyin yöntemini kurdu. Aynı yıllarda Adana'da Ramazanoğlu Kütüphanesi'nde çalıştı, orada bir yandan kendi eğitimini tamamladı. Sonra hayatının en dağınık dönemi geldi. Sayısı kırkı bulduğu söylenen işlerde çalıştı: ırgatlık, çeltik tarlalarında kontrolörlük, su motoru işletmeciliği, traktör sürücülüğü, öğretmen vekilliği. Çukurova'nın makineleşmeye yeni başladığı, toprağın el değiştirdiği, büyük çiftliklerin kurulduğu, köylünün topraksız kaldığı yıllardı.
1948'de Kadirli'ye döndü ve bir daktilo aldı. Meslek: arzuhalcilik.
Bu ayrıntı, İnce Memed'i anlamak için belki de en önemlisidir. Arzuhalci, okuma yazma bilmeyen insanların devletle konuşmasını sağlayan adamdır. Köylü gelir, çömelir, derdini anlatır; arzuhalci onu dilekçe diline çevirir. Kadirli'nin çarşısında, bir daktilonun başında oturan genç adam, aylarca, yıllarca aynı hikâyenin yüzlerce versiyonunu dinledi. Toprağım elimden alındı. Tapu benim değil dediler. Jandarma geldi. Ağanın adamları harmanı bastı. Oğlum hapiste. Kızımı zorla verdiler. Bu hikâyeler kurgu değildi, dosya numarası olan meselelerdi ve o bunları anlatan insanların yüzüne bakarak yazıyordu.
Aynı coğrafyada bir de eşkıya vardı. Toroslar'da dağa çıkmak, tarihsel olarak, hukukun kapandığı yerde açılan tek kapıydı. Kimin haklı kimin haksız olduğu her zaman belli değildi; bazı eşkıya köylüyü soyuyordu, bazısı ağayı. Ama halkın hafızasında bir ayrım vardı ve bu ayrım ağıtlarla, türkülerle korunuyordu: fakiri koruyan eşkıya efsaneleşir, fakiri ezen eşkıya lanetlenirdi. Yaşar Kemal bu efsaneleri çocukluğundan beri, hem de haber tazeliğiyle dinlemişti.
1950'de siyasî nedenlerle tutuklandı, Kozan'da hapis yattı, ertesi yıl serbest kaldı. Memleketinde kendisine hayat kalmadığını görüp İstanbul'a gitti. Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Kemal Sadık Gökçeli imzasını orada bıraktı; okur, gazetenin sayfalarında Yaşar Kemal adını görmeye başladı.
Gazetecilik onun için ikinci bir okuldu. Röportaj yazarı olarak Anadolu'yu köy köy dolaştı, gördüğünü yazdı, ve bu işi yaparken Türkçe düzyazının o güne kadar pek denenmemiş bir şeyini keşfetti: sözlü anlatının ritmini yazıya taşımayı. Kısa cümle, tekrar, sesli imge, bir manzarayı bir insanın ruh hâliyle aynı anda çizme alışkanlığı.
Ve sonra, 1953 ile 1954 arasında, Cumhuriyet gazetesinde bir tefrika yayımlanmaya başladı.
Romanın geçtiği yer Toroslar'da Dikenlidüzü adlı bir yayla, oradaki beş köy ve o köylerin sahibi olan Abdi Ağa'dır. Toprağın büyük bölümü çakırdikenliğidir; insanın bacağını parçalayan, sökülmeden ekim yapılamayan bir diken. Köylü bu toprağı büyük emekle ekilir hâle getirir, sonra hasadın üçte ikisini ağaya verir. Bu bir zulüm anlatısı değil, bir düzen tarifidir; kimse buna şaşırmaz, çünkü herkes bunun içinde doğmuştur.
Memed, o köylerden birinde büyüyen, cılız yapılı bir çocuktur; adının önündeki "İnce" buradan gelir. Yoksuldur, babasızdır, annesi Döne ile yaşar. Çocukken bir kez kaçmayı dener, yakalanır, geri getirilir ve dövülür. Büyüdüğünde sevdiği kız Hatçe'nin ağanın yeğenine verileceğini öğrenir. İkisi birlikte kaçarlar. Yakalanırlar. Çatışmada ağanın yeğeni ölür, ağa yaralı kurtulur. Hatçe cinayetle suçlanıp hapse atılır, Memed'in ise geri dönebileceği bir hayat kalmamıştır.
Dağa çıkar.
Romanın en akıllı kısmı burada başlar. Yaşar Kemal, kahramanını dağda hazır bir kahramanlığın içine sokmaz. Memed önce Deli Durdu'nun çetesine katılır; Deli Durdu, yol kesip fakiri de soyan, insanları donuna kadar soymayı marifet sayan bir eşkıyadır. Memed onunla ayrışır, kendi yolunu kurar. Yanında Cabbar, Recep Çavuş gibi adamlar, izini süren Topal Ali, kaderi Hatçe'ninkine bağlanan Iraz vardır. Memed dağda, hangi eşkıya olacağına karar vererek eşkıya olur. Ahlâkı, dağın ona verdiği bir şey değil, dağda kaybetmemek için savaştığı şeydir.
Adı ovaya iner, sonra ağıtlara girer, sonra efsaneye döner. Ve Memed bir noktada, kendisinden beklenmeyeni yapar: silahını yalnız intikam için değil, toprağı yeniden dağıtmak için kullanır. Köylülere ektikleri yerin artık ağanın değil kendilerinin olduğunu söyler.
Kitabın sonu ise bir zaferle bir yasın aynı anda yaşandığı yerdir. Hatçe bir çatışmada vurulur ve ölür, geriye kalan çocuğu Iraz büyütür. Memed köye döner, Abdi Ağa'yı öldürür, sonra atına atlar ve gözden kaybolur; bir daha ondan haber alınmaz. Köylüler o günden sonra her yıl, aynı gün, çakırdikenliğini ateşe verirler. Roman, üzerinde tek bir kahraman kalmayan, ama alevleri her yıl tekrarlanan bir düzlükle biter.
Tefrika okuru sarstı, ama asıl yolculuk kitaplaşmayla başladı. İnce Memed, Ekim 1955'te Çağlayan Yayınevi tarafından iki cilt hâlinde basıldı. 1956'da Varlık dergisinin düzenlediği yarışmada Varlık Roman Armağanı'nı kazandı. Yazarı otuz iki yaşındaydı ve bu onun ilk romanıydı.
Sonrası, Türk edebiyatında eşi az görülür bir hızla ilerledi. 1957'de Bulgarca çevirisi çıktı. 1959'da Rusçaya çevrildi; bu baskının hazırlanışında, o yıllarda Moskova'da yaşayan Nâzım Hikmet'in emeği geçti. 1961'de hem Fransızcası hem İngilizcesi yayımlandı. Fransızcaya Güzin Dino çevirdi. İngilizce çeviriyi Edouard Roditi yaptı ve kitap Memed, My Hawk adıyla çıktı; İngilizce okurun bu romanı hâlâ bildiği isim budur. İlerleyen yıllarda Yaşar Kemal'in eserlerinin İngilizceye kazandırılmasını büyük ölçüde eşi Thilda Kemal üstlendi. Roman bugüne kadar 40'tan fazla dile çevrildi.
Bunun ne anlama geldiğini görmek için o tarihe bakmak gerekir. 1961'de Türk edebiyatının dünyada bilinen bir düzyazı ismi neredeyse yoktu. İnce Memed, Avrupa okuruna Türkiye'yi bir tez üzerinden değil, bir kahraman üzerinden anlattı ve tuttu. Kitabı satın alan İngiliz ya da Fransız okurun Çukurova'nın toprak rejimi hakkında hiçbir fikri yoktu; ama kıstırılmış bir adamın bir sabah artık dayanmamaya karar vermesini anlıyordu.
Yaşar Kemal bu hikâyeye yıllar boyunca döndü. İnce Memed'in ikinci cildi 1969'da, üçüncüsü 1984'te, dördüncüsü 1987'de yayımlandı. Böylece tek bir romanla başlayan anlatı, kırk yıla yayılan dört ciltlik bir destana dönüştü; Memed her cildinde biraz daha efsaneleşti, düşmanları büyüdü, mesele bir ağadan bir sisteme genişledi.
Aynı yıllarda kitabın kendi başına bir hikâyesi oldu. 1984'te Peter Ustinov'un yönettiği ve Abdi Ağa rolünde kendisinin oynadığı bir film çekildi. Yapımcılar romanı geçtiği topraklarda çekmek istediler, Türkiye'de izin alamadılar, film Yugoslavya'da çekildi. Çukurova'nın dikenli düzlüğü, başka bir ülkenin kırlarında canlandırıldı. Bir romanın kendi ülkesinde ne kadar rahatsız edici bulunduğunu gösteren, tek başına anlatıcı bir ayrıntıdır bu.
Yaşar Kemal'in kendi hayatı da bu gerilimin içinden geçti. Defalarca yargılandı, kitapları toplatıldı, siyasi görüşleri nedeniyle uzun süre hedef oldu; aynı dönemde yurtdışında ödül üstüne ödül aldı. 1982'de uluslararası Del Duca Ödülü'nü, 1984'te Fransa'dan Légion d'honneur nişanını, 1997'de Alman yayıncılarının verdiği Barış Ödülü'nü aldı; yıllarca Nobel Edebiyat Ödülü'nün en çok konuşulan adaylarından biri olarak anıldı. 28 Şubat 2015'te, 91 yaşında İstanbul'da öldü.
Peki bu roman neden yaşamaya devam ediyor?
Cevabı, onu bir sosyal içerik romanı sanmakta değil. İnce Memed'in içinde toprak meselesi vardır, ama roman bir tez sunmaz, bir mit kurar. Yapısı ağıdın yapısıdır: bir insanın uğradığı haksızlığı anlat, adını koy, ölümünü ya da kaçışını efsaneye çevir, sonra bunu her yıl aynı biçimde tekrarla ki unutulmasın. Yaşar Kemal, on yedi yaşında köy köy dolaşıp derlediği o anonim sözü, otuzlu yaşlarında bir romanın omurgasına çevirdi. Anonim ağıdın yaptığını roman yaptı: bir tek adamın hikâyesini, herkesin hikâyesini taşıyabilecek kadar büyüttü.
İkincisi, sonundaki cesarettir. Memed kazanır ve kaybolur. Yazar bize onu bir kurtarıcı olarak teslim etmez, ne öldüğünü ne yaşadığını söyler. Böylece kitap, bir kahramanın gelip meseleyi çözmesi fikrini reddeder; geriye kalan şey adam değil, o adamın açtığı ihtimaldir. Dinleyen için tehlikeli, yazar için dürüst bir seçimdir bu.
Üçüncüsü de dilidir. Yaşar Kemal, Türkçe düzyazıya Çukurova'nın sesini soktu: uzun manzara tasvirlerini, tekrarların ritmini, halk anlatısının nefesini. Ondan sonra yazan pek çok kişi, farkında olsun olmasın, o nefesle yazdı.
Beş yaşında bir cami taşında dili tutulan çocuk, konuşamadığı yıllarda söylemeyi öğrendi. Söylemeyi öğrenirken, ölülerin ardından yakılan sözleri topladı. Topladığı sözlerden, kendi kıstırılmış kahramanını çıkardı. Ve o kahraman, adını hiç duymamış ülkelerde, kendi dilini hiç bilmeyen insanların raflarına girdi. İnce Memed'in yaptığı şey, sonuçta, bir ağıdın yapmak istediği şeydir: olan bitenin unutulmasına izin vermemek.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.