← Nöron Edebiyat

Tek Bir Soru İşareti: Sürgündeki Hugo'nun Sefiller'i

2026-10-21 · 16 dk

▶ Kanalı Spotify’de aç

Victor Hugo'nun 1851 darbesine karşı çıktığı için ülkesinden kaçmasını ve on dokuz yıl süren sürgününü anlatıyor. Hugo, 1848 devriminde yarım bıraktığı Sefiller'i Guernsey adasındaki Hauteville House'un çatı katında ayakta yazarak bitirir. Roman 1862'de Brüksel'de basılıp bütün Avrupa'da olay olur. Yazar 1859 affını reddeder ve ancak 1870'te, imparatorluk yıkılınca Paris'e döner.

victor hugosefillersürgünfransız edebiyatıguernsey

Bölüm metni

Anlatılana göre bir yazar, sürgündeki adasından yayıncısına tek karakterlik bir telgraf gönderdi: "?" Gelen cevap da tek karakterdi: "!" Bu iki işaretin arasında on dokuz yıllık bir sürgün, yarıda kalıp yeniden başlanan bir roman ve bir imparatora "o gidince dönerim" diyen bir adamın inadı var.

Paris, Aralık 1851. Kış soğuğu sokaklara erken çökmüş, şehir uyurken duvarlara afişler yapıştırılıyor. 2 Aralık sabahı uyanan Parisliler, Cumhurbaşkanı Louis-Napoléon Bonaparte'ın meclisi dağıttığını, muhalif milletvekillerini yataklarından toplattığını öğreniyor. Tarih bile özenle seçilmiş: amcası Napolyon'un taç giydiği ve Austerlitz'te zafer kazandığı gün. Cumhuriyet bir gece içinde fiilen sona eriyor.

O sabah Victor Hugo 49 yaşında. Fransa'nın en ünlü şairi, Fransız Akademisi üyesi, meclisin en ateşli hatiplerinden biri. Yıllar önce krallığa yakın duran bu adam, zamanla cumhuriyetin ve yoksulların sesine dönüşmüş. Meclis kürsüsünden Louis-Napoléon'a meydan okumuş, ona alaycı bir lakap bile takmış. Şimdi o adam bütün gücü eline geçirmiş durumda ve Hugo'nun adı tutuklanacaklar listesinde.

Hugo saklanmıyor, en azından ilk günlerde. Bir avuç cumhuriyetçi milletvekiliyle bir direniş komitesi kuruyor. Evden eve, odadan odaya taşınarak bildiriler yazıyorlar, işçi mahallelerini ayaklanmaya çağırıyorlar. 3 Aralık'ta Saint-Antoine mahallesinde barikatlar kuruluyor. Milletvekili Alphonse Baudin bir barikatın tepesinde vuruluyor. Ertesi gün büyük bulvarlarda askerler kalabalığa ateş açıyor; ölenlerin arasında meraklı yoldan geçenler, kadınlar, çocuklar var. Hugo o günleri daha sonra yazacağı tanıklıkta, bir çocuğun cesedini ve başında bekleyen yaşlı kadını unutamadığını anlatacak.

Direniş birkaç gün içinde eziliyor. Hugo artık avlanan bir adam. Bu noktada hikâyeye, yirmi yıla yakın bir süredir hayatında olan Juliette Drouet giriyor. Eski bir oyuncu, Hugo'nun sevgilisi ve en sadık yardımcısı. Juliette, Hugo'yu farklı evlerde saklıyor, kâğıtlarını kurtarıyor ve en önemlisi, ona sahte bir kimlik buluyor. Pasaport, Jacques-Firmin Lanvin adında bir dizgi işçisine ait.

11 Aralık akşamı Paris'in kuzey garında, sırtında işçi kıyafetleri, başında kasketiyle bir adam Brüksel trenine biniyor. Fransa'nın en tanınmış yüzlerinden biri, kalabalığın içinde sıradan bir matbaa işçisi gibi görünmeye çalışıyor. Her kontrol noktası, her kapı açılışı bir tehlike. Ama tren sınırı geçiyor. Ertesi gün Hugo Belçika'da. Juliette de kısa süre sonra arkasından geliyor.

O sırada Hugo'nun bilmediği bir şey var: bu yolculuk birkaç ay değil, 19 yıl sürecek.

Brüksel'de Hugo öfkesini kâğıda döküyor. Darbecileri hedef alan sert bir hiciv yazıyor: Napoléon le Petit, yani Küçük Napolyon. Kitap 1852'de yayımlanıyor, Fransa'ya kaçak yollarla sokuluyor, gizlice elden ele dolaşıyor. Ama bu öfke Belçika'yı rahatsız ediyor; güçlü komşusunu kızdırmak istemeyen hükümet, Hugo'ya kibarca gitmesini anlatıyor. Hugo ailesiyle birlikte Manş Denizi'ndeki İngiliz adası Jersey'e geçiyor. Orada üç yıl kalıyor, ta ki sürgün arkadaşlarının çıkardığı bir yayın İngiliz kraliçesini kızdırıp hepsi adadan çıkarılana kadar. 1855 sonbaharında Hugo bir kez daha valizlerini topluyor ve komşu ada Guernsey'e taşınıyor.

Fransa kıyısına bakan bu küçük, rüzgârlı, granit ada, onun son durağı olacak. Ve kırk yaşlarında başlayıp yarım bıraktığı bir roman, orada onu bekliyor.

Guernsey'nin başkenti Saint Peter Port, limana doğru dik yamaçlara tutunmuş bir kasaba. Hugo 1856'da burada, yokuşun tepesinde büyük bir ev satın alıyor: Hauteville House, yani Hauteville Evi. Parayı aynı yıl yayımlanan şiir kitabı Les Contemplations, yani Tefekkürler sağlıyor. Kitap o kadar çok satıyor ki sürgündeki şair kendi evine sahip olabiliyor. Bunun bir de hukuki anlamı var: adada mülk sahibi olan bir yabancıyı sınır dışı etmek eskisi kadar kolay değil. Hugo bir daha kovulmak istemiyor.

Ardından yıllar sürecek bir iş başlıyor. Hugo, Hauteville Evi'ni kendi elleriyle tasarlıyor. Eski sandıkları, kilise mobilyalarını, oymaları söktürüp yeniden birleştiriyor; duvarları Delft çinileriyle, koyu ahşap panellerle, goblenlerle kaplıyor. Ev, bir yazarın kafasının içine benziyor: karanlık koridorlar, gizli anlamlar taşıyan yazıtlar, her köşede bir sembol. Ama asıl önemli oda en tepede.

Hugo çatıya cam bir oda yaptırıyor. Üç yanı pencere, her yönden ışık alan, kuşbakışı limanı ve denizi gören küçük bir gözetleme kulesi. İngilizce adıyla "look-out", yani gözcü odası. Açık havalarda oradan ufukta Fransa kıyılarının silueti seçilebiliyor. Sürgün şair her sabah, yasaklı olduğu ülkesine bakarak çalışıyor.

Ve oturarak değil, ayakta yazıyor. Gözcü odasında, pencerenin önüne yerleştirilmiş, duvara tutturulmuş dar bir yazı tahtası var. Hugo günün ilk ışıklarıyla kalkıyor, çatıda soğuk suyla yıkanıyor, sonra bu tahtanın başına geçip öğlene kadar kaz tüyü kalemle yazıyor. Kasabanın insanları, sabahın erken saatlerinde çatıdaki cam kutunun içinde dolaşan beyaz sakallı adamı görmeye alışıyor.

Peki ne yazıyor?

Bu sorunun cevabı aslında Paris'te başlıyor. Hugo 1845 civarında büyük bir romana girişmişti. Çalışma adı Les Misères, yani Sefalet. Haksız yere hapse atılmış ve bir somun ekmek çaldığı için hayatı mahvolmuş bir adamın, kurtuluşunu arayan bir kadının, sokaklarda büyüyen çocukların hikâyesi. Ama 1848 Şubat'ında devrim patlayınca Hugo kalemi bırakıp siyasete atılmıştı. Yarım kalan el yazması bir sandığa kaldırılmış, sürgünde de onunla birlikte adadan adaya taşınmıştı.

1860 baharında Hugo o sandığı açıyor. Aradan on iki yıl geçmiş. Bu arada bir darbe yaşamış, bir katliama tanık olmuş, vatanını kaybetmiş. Romanı yeniden okuyan artık aynı adam değil. 26 Nisan 1860'ta yeniden yazmaya başlıyor ve önce eskiyi bütünüyle gözden geçiriyor, düşünüyor, notlar alıyor. Ardından romanı adeta yeniden kuruyor.

Sürgün, kitabın her yerine sızıyor. Kahramanı Jean Valjean da bir kaçak: adı değişen, kimliğini saklayan, bir şehirden ötekine kaçan bir adam. Darbe gecesi sahte pasaportla trene binen yazarın bu duyguyu tanıması şaşırtıcı değil. Hugo'nun barikatlarda gördükleri de romana giriyor. Kitabın doruğundaki barikat sahnesi 1832 Haziran'ındaki küçük bir Paris ayaklanmasında geçiyor, ama oradaki gençlerin cesareti ve ölümü 1851 Aralık'ının izlerini taşıyor.

Roman giderek büyüyor. Hugo hikâyeyi sık sık durdurup uzun bölümler yazıyor: bir manastırın iç düzeni, Paris'in kanalizasyon tünelleri, sokak argosu, ve en ünlüsü, Waterloo Savaşı. Bugün bu bölümler okurların bir kısmını sabırsızlandırıyor, ama Hugo için bunlar romanın omurgası. O, sadece birkaç kişinin hikâyesini değil, bir yüzyılın ve bir şehrin tamamının resmini çizmek istiyor.

Waterloo için Hugo bir şey daha yapıyor. 1861 baharında adadan ayrılıp Belçika'ya, savaş alanına gidiyor. Mont-Saint-Jean köyünde bir otelde konaklıyor, haftalarca araziyi dolaşıyor, tepeleri, çiftlikleri, Napolyon ordusunun ezildiği yerleri yürüyor. Ve romanını orada, Waterloo'da bitiriyor. 30 Haziran 1861'de, büyük yenilginin yaşandığı toprakların yanı başında son satırlarını yazıyor. Bir arkadaşına yazdığı mektupta bu yerin seçimine özel bir anlam yüklediğini söylüyor: Napolyon'un düştüğü yerde, kendi büyük savaşını bitirmiş olmak.

Elinde artık devasa bir el yazması var. Adı da değişmiş: Les Misérables, yani Sefiller. Sefalet bir durumdu; Sefiller ise insanlar. Ama bu dev kitabın hangi yayıncıya gideceği, sürgündeki yazarın onu Fransa'ya nasıl ulaştıracağı hâlâ ayrı bir mesele.

Cevap genç ve gözü kara bir Belçikalı yayıncıdan geliyor: Albert Lacroix. Henüz otuzlu yaşlarına bile gelmemiş, sektörde pek tanınmayan bu adam, Hugo'ya o güne kadar duyulmamış bir teklif yapıyor. 1861 sonbaharında imzalanan sözleşmeyle Sefiller'in on iki yıllık yayın hakları için 300 bin frank ödemeyi kabul ediyor. Dönemin ölçüleriyle astronomik bir rakam. Lacroix bu parayı tek başına bulamıyor, ortaklar ve bankalar devreye giriyor. Paris'in köklü yayıncıları bu çılgınlığa şaşkınlıkla bakıyor.

Ama Lacroix'nın aklında başka bir şey var: sansürü atlatmak. Kitap Brüksel'de basılacak, Paris'te ve aynı anda pek çok başka şehirde, çeviri olarak da satışa çıkacak. Böylece imparatorluk hükümeti, sürgündeki düşmanının romanını yasaklamaya cesaret etse bile, kitap çoktan dünyaya yayılmış olacak. Bu, edebiyat tarihinin ilk büyük uluslararası eş zamanlı yayın kampanyalarından biri.

Nisan 1862'nin başında romanın ilk kısmı, Fantine adını taşıyan cilt, kitapçılara geliyor. Diğer kısımlar aynı yıl, birkaç ay arayla izliyor.

İşte tam burada, kitabın adına bağlanan meşhur hikâye devreye giriyor. Rivayete göre Hugo, yayından sonra satışların nasıl gittiğini merak ediyor ve yayıncısına dünyanın en kısa telgrafını çekiyor. İçinde tek bir işaret var: soru işareti. Cevap da aynı kısalıkta geliyor: tek bir ünlem işareti.

Bu yazışmanın belgeye dayanıp dayanmadığı tartışmalı. Pek çok edebiyat tarihçisi onu, gerçek olmaktan çok güzel olduğu için yaşayan anekdotlardan sayıyor. Ama efsanenin yaşamasının bir sebebi var: o ünlem işareti, olan biteni gerçekten de özetliyor. Paris'te kitapçıların önünde, sabahın erken saatlerinde kuyruklar oluşuyor. İlk baskı birkaç gün içinde tükeniyor. İşçiler, cebindeki parayı birleştirip bir nüshayı ortaklaşa alıyor, sırayla okuyor. Kitap, fiyatına rağmen en çok halkın arasında okunuyor.

Eleştirmenler ise aynı coşkuyu paylaşmıyor. Kimi romanı fazla duygusal, kimi fazla uzun buluyor, kimi de suçluları kahramanlaştırmakla, toplumu kışkırtmakla suçluyor. Muhafazakâr çevreler kitabı tehlikeli sayıyor, Kilise rahatsız. Ama okurlar için bu tartışmaların pek önemi yok. Sefiller artık bir kitaptan çok bir olay.

Hugo'nun romanın başına koyduğu kısa önsöz, kitabın neden bu kadar büyük bir yankı uyandırdığını da açıklıyor. Önsöz, Hauteville Evi'nde 1862'de tarihlenmiş. Hugo orada, yüzyılın üç büyük sorununu sayıyor: yoksullukla düşkünleşen erkek, açlıkla yıkılan kadın, karanlıkta bodurlaşan çocuk. Ve yeryüzünde cehalet ve sefalet var oldukça, bu tür kitapların yararsız olmayacağını söylüyor. Bu cümleler, kitabın sadece bir hikâye değil, bir dava olduğunun ilanı.

Hugo bu davayı Guernsey'de yaşamaya da çalışıyor. Romanın yayımlandığı yıllarda Hauteville Evi'nde, adanın yoksul çocukları için düzenli yemekler vermeye başlıyor. Haftada bir, onlarca çocuk evin büyük salonunda bir masanın etrafında toplanıp karnını doyuruyor. Sürgündeki yazar, romanında anlattığı çocuklara kendi sofrasında yer açıyor.

Peki ya eve dönüş?

Aslında kapı, Hugo için çok daha önce aralanmıştı. 1859'da İmparator III. Napolyon genel af ilan etmiş, sürgünlerin dönmesine izin vermişti. Pek çok sürgün döndü. Hugo ise reddetti ve tarihe geçen kısa bir cümleyle cevap verdi: özgürlük döndüğünde, kendisinin de döneceğini söyledi. Sefiller'i yazdığı bütün o sabahlar, aslında bu ret kararının içinde geçti.

O gün, 1870'te geliyor. Fransa, Prusya ile savaşa giriyor. 2 Eylül'de Sedan'da Fransız ordusu ağır bir yenilgi alıyor, imparator esir düşüyor. İki gün sonra Paris'te Cumhuriyet ilan ediliyor. Ve 5 Eylül 1870 akşamı, 68 yaşındaki Victor Hugo trenle Paris'e giriyor.

Ondokuz yıl önce bir dizgi işçisinin pasaportuyla gizlice terk ettiği şehre, bu kez kendi adıyla dönüyor. Garda onu dev bir kalabalık karşılıyor. İnsanlar şiirlerinden dizeler okuyor, adını haykırıyor. Hugo bir arabanın üzerinden halka sesleniyor. Kalabalık arasında Sefiller'i okumuş, belki kendini Jean Valjean'da, Fantine'de, sokak çocuğu Gavroche'ta bulmuş binlerce insan var. Darbe gecesi kaçan şair, artık bir milletin vicdanı olarak geri dönüyor.

Romanın etkisi Fransa sınırlarında da kalmıyor. Sefiller, yayımlandığı andan itibaren dünyanın pek çok diline çevriliyor ve okurların hafızasında kalıcı bir yer ediniyor. Osmanlı topraklarında da Hugo'nun adı güçlü yankı buluyor. Tanzimat aydınları, başta Namık Kemal, onu romantizmin ve özgürlük fikrinin büyük sesi olarak okuyor; Namık Kemal'in edebiyat üzerine yazdığı ünlü önsözde Hugo'nun izleri açıkça seçiliyor. Sansürle, sürgünle tanışan bir kuşak için, bir adadan imparatora kafa tutan şairin hikâyesi tanıdık bir şey ifade ediyor. Sefiller, sonraki on yıllarda Türkçede de defalarca çevrilip okunacak, Jean Valjean'ın adı bu topraklarda da merhametin ve vicdanın simgelerinden birine dönüşecek.

Romanın serüveni yazarın ölümüyle de bitmiyor. Sahneye, beyazperdeye, müzikale uyarlanıyor, her yeni kuşak onu yeniden keşfediyor. Ama bugün Guernsey'de, şimdi Paris Belediyesi'ne ait bir müze olan Hauteville Evi'nin merdivenlerini tırmanıp çatıdaki cam odaya çıkan ziyaretçiyi hâlâ aynı manzara karşılıyor: liman, deniz ve uzakta, havanın açık olduğu günlerde, Fransa kıyısının ince çizgisi. Ve pencerenin önünde, bir adamın her sabah ayakta yazdığı o dar tahta.

O tahtanın başında yazılan sayfalar, bir sürgünün yalnızlığından doğdu. Ama sonunda, tek bir soru işaretine verilen cevap kadar açık bir sonuca ulaştı. Okurlar o soruyu ünlemle cevapladı ve hâlâ cevaplamaya devam ediyor.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.