2026-08-21 · 13 dk
Yılmaz Güney'in senaryosunu cezaevinde yazdığı, Şerif Gören'in Anadolu'da çektiği ve Güney'in firardan sonra İsviçre'de kurguladığı Yol'un yapım hikâyesini, beş mahkûmun izin yolculuğu üzerinden kurulan sinema dilini, 1982 Cannes Altın Palmiye zaferini ve filmin Türkiye'de yıllarca yasaklı kalışını anlatıyor.
yol filmiyılmaz güneyşerif görentürk sinemasıcannesBir yönetmen düşünün: filmin setine bir kez bile ayak basamıyor. Talimatlarını hücresinden kâğıtlara yazıp dışarı yolluyor, çekilen görüntüleri parça parça izliyor. Sonunda o film Cannes'da dünyanın en büyük ödülünü alıyor — ama kendi ülkesinde on yedi yıl boyunca kimse göremiyor.
Bir filmin doğduğu yer genellikle bir masadır. Yol'un doğduğu yer bir hücreydi. 1970'lerin ortasında Türkiye sinemasının en tanınmış yüzü, "Çirkin Kral" diye anılan Yılmaz Güney, Adana'nın Yumurtalık ilçesinde hâkim Sefa Mutlu'nun öldürülmesi olayının ardından tutuklandı. 13 Temmuz 1976'da mahkeme 19 yıl hapis cezası verdi. O tarihte Güney yalnızca bir oyuncu değildi; kendi filmlerini yazan, yöneten, üreten bir adamdı. Parmaklıklar mesleğini elinden almış gibi görünüyordu. Görünmedi.
Çünkü Güney hapishaneyi bir stüdyoya çevirmenin yolunu buldu. Tutuklandığında yönetmenliğini üstlendiği Endişe yarım kalmıştı; filmi eski asistanı Şerif Gören tamamladı. Bu, ilerideki çok daha büyük bir işbirliğinin provasıydı. Güney hücresinde senaryolar yazmaya başladı, dışarıdaki yönetmenler o senaryoları çekti. Sinema tarihinde eşine az rastlanır bir düzendi bu: yazan içeride, çeken dışarıda, imza ikisinin arasında bölünmüş.
Yol'un senaryosu da böyle yazıldı. Fikir basitti ve tam da basitliği yüzünden yıkıcıydı: bir grup mahkûm, bayram izniyle bir haftalığına evlerine gönderilecekti. Kapı açılacak, adamlar dışarı çıkacak, sonra geri dönecekti. Güney ilk taslakta 11 mahkûmun hikâyesini kurgulamıştı. Bütçe gerçekleri devreye girdi, sayı önce 6'ya, sonra 5'e indi. Geriye kalan beş yol, bir ülkenin haritası gibi Anadolu'ya yayılacaktı.
Yazmak işin kolay kısmıydı. Asıl mesele, hiç göremeyeceği bir filmi yönetmekti. Güney sıradan bir senaryo teslim etmedi; sahne sahne, plan plan yazılmış talimatlar hazırladı. Kameranın nereye konacağı, oyuncunun hangi yöne bakacağı, hangi ânın hangi ölçekte çekileceği kâğıda döküldü. Anlatılanlara göre bu notlar hapishaneden gizlice çıkarıldı, elden ele taşındı, sete ulaştırıldı. Yine anlatılanlara göre çekilen görüntülerin bir kısmı ona ulaştırıldı ve mahkûmlarla birlikte izlendi. Bu ayrıntıların ne kadarı belge, ne kadarı efsane, bugün hâlâ tartışılıyor. Kesin olan şu: Yol'un kamera arkasında, olay yerinde hiç bulunmamış bir zihin vardı.
Çekimlere önce Erden Kıral başladı. Güney gelen görüntüleri beğenmedi ve işi durdurdu. Yerine Şerif Gören geçti. Gören, Güney'in yıllarca asistanlığını yapmış, onun sinema dilini içeriden bilen bir yönetmendi; ama Yol'da yapması istenen şey asistanlık değildi. Elinde bir başkasının kafasındaki filmin tarifi vardı ve o tarifi kar altında, sıkıyönetim altında, gerçek bir ülkede uygulaması gerekiyordu. Kadroyu yönetecek, hava koşullarıyla boğuşacak, jandarma kontrol noktalarından geçecek, hem de metnin ruhuna sadık kalacaktı.
Zamanlama daha da zorlaştırıyordu işi. Çekimler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin hemen ardından, 1981'de yapıldı. Ülkede olağanüstü hâl vardı; yollarda kimlik kontrolleri, otobüs aramaları, gözaltılar sıradandı. Ekip tam da bunları filme almak istiyordu. Yani anlattıkları şeyin içinde çalışıyorlardı. Senaryonun resmî mercilere sunulan hâliyle sette çekilen hâli arasında mesafe olduğu, çekimlerin dikkat çekmeyecek biçimde parçalara bölündüğü sonradan çokça anlatıldı. Filmin İmralı Yarı Açık Cezaevi'nde geçen açılış bölümü, gerçek cezaevinde çekilemedi; ekip yapımı Cunda Adası'nda kurdu, Büyükada'da sürdürdü.
Sonra yola çıktılar. Konya, Adana, Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa, Siirt, Bingöl. Film ne anlatıyorsa ekip onu yaptı: Türkiye'yi baştan aşağı katetti. Kamerada Erdoğan Engin vardı. Yapımın parasal ve hukuki omurgasını, Güney Film'in yanında İsviçre'den Cactus Film taşıyordu; yapımcı Donat Keusch'un devrede olması, ileride filmin hayatını kurtaracak bir ayrıntı olarak kalacaktı.
Çekilen negatifler Türkiye'de kalırsa filmin akıbetinin ne olacağı belliydi. Bu yüzden malzemenin yurt dışına çıkarılması, yapımın en riskli işlemlerinden biri hâline geldi. Yol, henüz kurgulanmadan önce bile kaçak bir nesneydi.
Ve tam bu noktada, filmin yazarı hâlâ hücresindeydi. Yönetmen koltuğunda oturan adam onun adına bakıyor, onun adına karar veriyordu. Yol'un o meşhur "görünmez yönetmenliği" bir romantizm değil, teknik bir zorunluluktu: bir film, yaratıcısının fiziksel yokluğunda çekilebilir mi? Cevap, 1981 kışında Anadolu yollarında veriliyordu.
Filmin kendisi, tüm bu olağanüstü koşulların aksine, son derece sakin başlar. Kapı açılır, isimler okunur, izin kâğıtları dağıtılır. Beş adam dışarı adım atar. Ve Yol'un asıl fikri hemen orada belirir: dışarısı özgürlük değildir.
Yusuf, daha en baştan tökezler. İzin belgesini kaybeder, sıkıyönetim bölgesinde bir arama sırasında askerlerce alıkonur. Yolculuğu başlamadan biter. Bu, filmin ilk ve en acımasız şakasıdır: devlet bir adama izin verir, sonra o iznin kâğıdını kaybettiği için onu geri alır. Özgürlük bir hak değil, bir evraktır.
Mevlüt, Gaziantep'e nişanlısına gider. Beklediği buluşma gerçekleşmez; aile araya girer, gençler asla yalnız bırakılmaz, her bakış bir gözetim altındadır. Mevlüt'ün hikâyesi filmin en hafif tonlu bölümüdür ama aynı yere çıkar: adam hapishaneden çıkmış, geleneğin daha sıkı bir gözaltına girmiştir.
Mehmet Salih, Diyarbakır'a döner. Karısının ailesi onu bir soygun sırasında kaybedilen bir can yüzünden sorumlu tutar; kanı yerde bırakılmamıştır ve o, ailenin gözünde ölmesi gereken adamdır. Karısı Emine'yle kaçarcasına bir trene binerler. Filmin en çok konuşulan sahnelerinden biri o kompartımanda geçer: iki insanın birbirine dokunması, çevredeki bakışlar yüzünden bir suça dönüşür. Ve tren, onları bekleyen şeyi taşımaktadır.
Ömer, Şanlıurfa'ya, sınır boyundaki köyüne varır. Orada kaçakçılık, jandarma devriyeleri, gece ateş edilen bir sınır hattı vardır. Ömer'in kendine kurduğu hayal basittir: sınırın öbür tarafına geçmek. Ama ailesinin başına gelen bir ölüm, geleneğin gereğini onun sırtına yükler ve hayatı, kaçmak istediği yerde kilitlenir.
Ve Seyit Ali. Filmin kalbini yaran hikâye onunkidir. Eve döndüğünde karısı Zine'nin, o hapisteyken hayatta kalmak için başka bir yola sapmış olduğunu ve ailesi tarafından aylardır bir ahırda zincirli tutulduğunu öğrenir. Aileden beklenen şey söylenmemiş bile olsa nettir: temizlemesi gereken kişi odur. Seyit Ali kadını alır, çocuğunu alır, kar altındaki dağı geçmeye başlar. Yürüyüş uzar, tipi büyür, Zine düşer. Kamera oradan kaçmaz. Seyit Ali, kendisinden istenen cinayeti işlemez; ama hiçbir şey yapmayarak o cinayetin gerçekleşmesine izin verir. Yol, hükmü seyirciye bırakır.
Beş hikâyeyi Tarık Akan, Halil Ergün, Necmettin Çobanoğlu, Hikmet Çelik ve Tuncay Akça taşır. Şerif Sezer'in Zine'si ve Meral Orhonsay'ın Emine'si, filmin en az konuşan ama en çok yükü çeken figürleridir; Yol'un kadınları, erkeklerin izinli olduğu bir ülkede hiçbir zaman izinli olmayan insanlardır.
Filmin sinema dili tam da bu yapıdan doğar. Yol, klasik anlamda bir hapishane filmi değildir; hapishaneyi göstermek yerine dışarısını gösterir ve dışarının da bir hapishane olduğunu iddia eder. Anlatı beş kola ayrılır, birbirine paralel akar, hiçbir kol diğerini kurtarmaz. Kamera manzarayı sık sık geniş tutar: kar, bozkır, taş evler, otobüs terminalleri, tren pencereleri. Bu geniş planlar özgürlük duygusu vermez, tam tersini yapar; insanı coğrafyanın içinde küçültür. Türkiye, filmin arka planı değil, karakterlerinden biridir.
Müziği Zülfü Livaneli besteledi. Dönemin siyasi ikliminde adını kullanmak sakıncalıydı; besteler "Sebastian Argol" imzasıyla filme girdi. Bu bile Yol'un nasıl bir ortamda üretildiğini tek başına anlatır: kurgusu yurt dışında, yönetmeni hapiste, bestecisi takma adla.
Film çekilirken senaryosunu yazan adamın planı çoktan işlemeye başlamıştı. Yılmaz Güney cezasının bir bölümünü Isparta Yarı Açık Cezaevi'nde çekiyordu. 9 Ekim 1981'de kendisine verilen izinle dışarı çıktı ve geri dönmedi. Ülkeyi terk etti, Fransa'ya ulaştı. Yol'un negatifleri de büyük zorluklarla yurt dışına taşınmıştı. Yazar ve filmi, ikisi de firardaydı.
Güney kurgu masasına oturdu. Filmi İsviçre'de yeniden kurguladı; Şerif Gören'in çektiği malzemeyi kendi ritmine göre birleştirdi, kesti, sıraladı. Beş hikâyeyi birbirine hangi aralıklarla örecekse, o karar bu masada verildi. Elindeki, hiç bulunmadığı setlerde çekilmiş görüntülerdi ve onlardan kendi filmini çıkardı.
Mayıs 1982'de Yol, Cannes Film Festivali'ne girdi. Ödül gecesinde Altın Palmiye, Costa-Gavras'ın Missing filmiyle Yol arasında paylaştırıldı. Film ayrıca uluslararası eleştirmenlerin FIPRESCI ödülünü aldı. Bu, Türkiye kaynaklı bir filmin Cannes'da ulaştığı ilk zirveydi ve ödülü alan adam, birkaç ay öncesine kadar bir cezaevinde yatan, ülkesinden kaçmış bir firariydi. Salonda alkışlanan şey yalnızca bir film değil, imkânsız bir üretim biçimiydi.
Türkiye'de karşılık bambaşka oldu. Film yasaklandı; sıkıyönetimi ve ülkenin doğusunu gösterme biçimi, filmdeki Kürtçe konuşmalar, resmî tepkinin gerekçeleri arasında sayıldı. Güney'in kurgusunda bir manzaranın üzerine düşen "Kürdistan" ara yazısı, dolaşıma giren kopyalardan çıkarıldı. 26 Ekim 1982'de Güney Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Dünyanın en büyük film ödülünü kazanan yönetmen, kendi ülkesinde hem yasaklı hem vatansızdı.
Ömrü de uzun sürmedi. Yılmaz Güney 9 Eylül 1984'te Paris'te, 47 yaşında kanserden öldü. Père Lachaise Mezarlığı'na gömüldü. Bir daha Türkiye'ye dönemedi ve kendi filminin ülkesinde gösterildiğini hiç göremedi.
Yol'un Türkiye'yle buluşması on yıllar sürdü. Yasak 1990'ların başında resmen kalktı, ama filmin gerçekten perdeye çıkması için Güney'in eşi Fatoş Güney'in ısrarlı çabası gerekti. Yol, Türkiye'de ilk kez 12 Şubat 1999'da gösterime girdi. Cannes'daki o gecenin üzerinden 17 yıl geçmişti. Altın Palmiye kazanmış bir filmi kendi seyircisiyle buluşturmak, onu çekmekten daha uzun sürdü.
Hikâyenin sonu orada da kapanmadı. Yapımcı Donat Keusch, yıllar sonra orijinal negatiflerden yola çıkarak filmi dijital olarak restore etti ve Güney'in senaryosunda olup ilk kurguya girmemiş altıncı hikâyeyi yerine koydu. Bu genişletilmiş sürüm 2017'de Cannes'ın klasikler bölümünde gösterildi. Yol, ödülünü aldıktan 35 yıl sonra aynı festivale bu kez tamamlanmış hâliyle döndü.
Geriye kalan tartışma ise hâlâ canlı. Yol'un yönetmeni kimdir? Uzun yıllar film neredeyse yalnızca Yılmaz Güney'in adıyla anıldı; sette her günü çeken, her planı kuran Şerif Gören'in katkısı gölgede kaldı. Son yıllarda akademik çalışmalar bu dengeyi yeniden ölçüyor ve Gören'in emeğinin tarihe daha doğru geçmesini savunuyor. İkisi de haklı bir pay istiyor gibi görünüyor: biri filmi göremeden tasarladı, öteki tasarlanan filmi gerçek dünyada var etti.
Ama Yol'un bugüne uzanan asıl mirası ne ödül, ne tartışma. Filmin sorduğu soru hâlâ duruyor: bir insanı serbest bırakmak, onu özgürleştirir mi? Beş adam kapıdan çıkıp memleketlerine gitti ve hiçbiri özgür olamadı; çünkü onları bekleyen şey yalnızca devlet değildi, aileydi, gelenekti, borçtu, namus hesabıydı, sınırdı, kârdı. Yol, hapishaneyi duvarların dışına taşıyan bir filmdir. Bir hücrede tasarlanmış olması, tam olarak bu yüzden tesadüf değil.
Nöron Film'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.