2026-08-20 · 18 dk
Hint Okyanusu'nun kavşağındaki Zanzibar Taş Şehir'in portresi: Umman sultanlığı döneminde karanfil plantasyonlarıyla zenginleşen, aynı yıllarda Doğu Afrika'nın en büyük köle pazarını barındıran şehrin oymalı kapıları, dar sokakları, taarab müziği ve Forodhani'nin akşam mutfağı.
zanzibartaş şehirhint okyanusubaharat yolusvahiliBir şehir düşünün: havası karanfil kokuyor, kapıları pirinç çivilerle işlenmiş, sokakları insanı bilerek kaybediyor. Ama o kapılardan birinin ardında, bugün bir kilisenin sunağının durduğu yerde, yılda elli bin insanın satıldığı bir meydan vardı. Zanzibar, dünyanın en güzel ve en ağır şehirlerinden biri.
Şehre karadan girilmez. Zanzibar'ın Taş Şehri'ne, Svahilicedeki adıyla Mji Mkongwe'ye, hep sudan yaklaşılır. Muson rüzgârının yüzyıllardır tekneleri sürüklediği yönden bakınca, adanın batı burnunda mercan taşından yontulmuş kirli beyaz bir duvar görürsünüz. Yaklaştıkça o duvarın aslında birbirine yaslanmış yüzlerce ev olduğunu, evlerin arasına sokak değil çatlak bırakıldığını anlarsınız. Taş Şehir kendini denizden gösterir, karadan saklar.
Bu şehri anlamak için önce neyden yapıldığına bakmak gerekir. Duvarlar mercan kayasından. Denizden çıkarılan, kesildiği anda bıçakla şekil verilebilecek kadar yumuşak, kuruduğunda sertleşen, ama nemi ve tuzu içine çeken bir taş. Kireçle sıvanır, badanalanır, her yağmur mevsiminde biraz daha ufalanır. Tavanlar ise karşı kıyıdan, anakaranın mangrov ormanlarından gelen boriti direkleriyle atılmıştır. Mangrov direği belli bir uzunluktan sonra bükülür, taşımaz. İşte bu yüzden Taş Şehir'in odaları uzun ve dardır: bir odanın genişliğine mimar değil, ağacın boyu karar vermiştir. Kalın duvarlar içeriyi ekvator sıcağından korur, avlular havayı çeker, kapı önlerindeki baraza denen taş sekiler ise akşam serinliğinde oturup konuşmak için yapılmıştır. Şehir, iklimin ve malzemenin dayattığı bir mantığın üzerine kurulmuştur.
Ama insanın gözünü asıl kapılar alır. Taş Şehir'de bir ev ne kadar mütevazı olursa olsun, kapısı sahibinin bütün iddiasını taşır. Kereste çoğunlukla Hindistan'dan gelen tiktir; kimi zaman yerli mvule ya da mbambakofi kullanılmıştır. Kapılar kabaca iki aileye ayrılır. Daha eski olanlar Umman ve Svahili geleneğinden gelir: dikdörtgen çerçeveli, üstünde kalın bir lento, lentoda çoğu zaman oyulmuş bir ayet ya da evin yapıldığı tarih. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Hindistan'la bağlar sıkılaştıkça yuvarlak kemerli, Gucerat işi kapılar yayıldı; bunların üst kısmında ışığı süzen kafesli bir hilal, kemerin içinde sarmaşık ve arabesk oymalar bulunur.
Kapıların üzerindeki pirinç çivilerin hikâyesi de Hindistan'dan gelir. Orada, kapı kırmak için savaş fillerinin kullanıldığı bir çağda, çiviler gerçekten işe yarayan bir savunmaydı. Zanzibar'da hiç fil kapı kırmadı; çiviler adaya varır varmaz süse dönüştü. Oymalarda lotus çiçeği görürsünüz, bolluk demektir; balık görürsünüz, bereket demektir; hurma dalı görürsünüz, rızık demektir. Bir de zincir motifi vardır. Zincirin köle ticaretine gönderme yaptığı Taş Şehir'de sık anlatılır; sanat tarihçilerinin çoğu bunun Hint süsleme dağarcığından gelen bir bordür olduğunu düşünür. Hangisi doğru olursa olsun, o zincirin bu şehrin kapısında duruyor olması tek başına bir şey söyler.
Sokaklara girdiğinizde plan aramayı bırakmak zorunda kalırsınız, çünkü plan yoktur. Taş Şehir bir cetvelin değil, ihtiyacın büyüttüğü bir yerdir: bir tüccar zenginleşmiş, evine bir kat daha çıkmış, komşusuyla arasındaki boşluğu daraltmış, sokak da kendiliğinden bugünkü hâlini almıştır. İki kişinin yan yana zor yürüdüğü geçitler, aniden bir meydana açılır; meydanda bir çeşme, bir mango ağacı, bir grup çocuk vardır. Bisiklet zilleri duvarlarda yankılanır. Kediler her yerdedir. Öğle vakti caminin ezanı ile kilisenin çanı üst üste biner ve kimse şaşırmaz, çünkü bu şehirde Sünni ve Şii camileri, Hindu tapınakları, Parsi ve Anglikan yapıları yüz elli yıldır aynı dört yüz metrekareyi paylaşır. Şangani, Malindi, Mkunazini, Forodhani; mahalleler bir haritada değil, insanların hafızasında sınırlanır.
Şehrin kuzeybatısında, deniz kıyısında kalın gövdeli bir kale durur: Ngome Kongwe, yani Eski Kale. Ummanlılar Portekizlileri adadan attıktan hemen sonra, 1698 ile 1701 arasında yaptılar onu. Kale, Taş Şehir'in en eski ayakta duran yapısıdır ve şehrin bütün karakterini özetler; bir Portekiz kilisesinin kalıntıları üzerine, Umman'ın taşıyla, Afrika'nın emeğiyle, Hint Okyanusu'na bakacak biçimde inşa edilmiştir. Zanzibar hiçbir zaman tek bir yerin şehri olmadı. Arap, Fars, Hint, Afrika ve Avrupa aynı duvarın içinde sıkışıp kaldı; UNESCO 2000 yılında Taş Şehir'i Dünya Mirası listesine alırken tam da bunu, yüzyıllar süren bu kültürel karışımın hâlâ ayakta duran fiziksel kanıtını gerekçe gösterdi.
Ve bütün bu sokaklarda dolaşırken bir koku sizi bırakmaz. Darajani pazarına, 20. yüzyılın başında Sultan Ali bin Hamud döneminde kurulan o gürültülü kapalı çarşıya girdiğinizde koku iyice yoğunlaşır: tarçın, karabiber, hindistan cevizi, vanilya ve hepsinin üzerinde, keskin ve tatlı, karanfil. Zanzibar'a bugün hâlâ "Baharat Adası" denmesinin sebebi o kokudur. Ama o kokunun bir bedeli vardı ve bu şehir onu ödeyen insanların üzerine kuruldu.
Karanfil aslında Zanzibar'ın bitkisi değildir. Anavatanı, Hint Okyanusu'nun çok daha doğusunda, Endonezya'daki Maluku Adaları'dır. Yüzyıllar boyunca fidanları ada dışına çıkarmak ölümle cezalandırıldı; tekel kırıldığında fidanlar önce Hint Okyanusu'nun Fransız adalarına, oradan da Doğu Afrika kıyısına ulaştı. Zanzibar'a getirilişi Salih bin Harmil adlı Ummanlı bir tüccara atfedilir; adanın iç kesimindeki Kizimbani'de kurduğu çiftlik, adanın ilk karanfil tarlası sayılır. Bu tüccarın çiftliklerine sonradan el kondu ve karanfil, bir kişinin işi olmaktan çıkıp bir devletin politikası hâline geldi.
O politikayı kuran adam Said bin Sultan'dı. Umman'ın hükümdarı olarak 1832'den itibaren zamanının büyük bölümünü Zanzibar'da geçirmeye başladı, 1840'ta ise başkentini Maskat'tan buraya taşıdı. Bir hükümdarın imparatorluğunun merkezini kendi anavatanından bin beş yüz deniz mili uzağa taşıması sıradan bir karar değildir; Said bunu yaptı, çünkü gelecek karanfildeydi. Toprak sahiplerine buyruk verdi: her hindistan cevizi ağacına karşılık üç karanfil ağacı dikilecekti. Sonuç, tarım tarihinin en hızlı dönüşümlerinden biri oldu. 1850'ye gelindiğinde Zanzibar ve komşusu Pemba, dünyadaki karanfilin yaklaşık yüzde 80'ini üretiyordu. Yüzyılın sonunda bu oran yüzde 90'a yaklaştı.
Karanfil, tarımın en zahmetli ürünlerinden biridir. Çiçek tomurcukları açmadan önce, tam kızardıkları anda, tek tek elle toplanmak zorundadır. Bir günlük gecikme mahsulü değersizleştirir. Bu da şu demekti: hasat mevsiminde adaya çok sayıda insan gerekiyordu ve bu insanlar ücretle çalışmıyordu. Ummanlı ve Hintli tüccarların kurduğu düzen, anakarada, bugünkü Tanzanya, Malavi ve Kongo topraklarına kadar uzanan kervan yollarıyla besleniyordu. 1820'lerde Zanzibar ve Pemba'ya yılda yaklaşık 8 bin köleleştirilmiş insan getiriliyordu; yüzyılın ortasına doğru bu sayı katlandı. Getirilenlerin bir kısmı adada kaldı, bir kısmı Arabistan'a, Basra Körfezi'ne, Hint Okyanusu'nun başka limanlarına satıldı. İç kesimlerden kıyıya yürüyüş, yolculuğun en öldürücü kısmıydı; tahminlere göre yola çıkanların ancak üçte biri satış noktasına canlı ulaşıyordu.
Satış noktası, bugün Mkunazini denen mahalledeydi. Yer üstünde bir meydan, yer altında ise tavanı insan boyunun altında kalan taş odalar vardı. Bu odalarda, tek bir hücrede altmışa yakın kadın, erkek ve çocuğun, tek bir küçük havalandırma deliğiyle, açık artırma gününü beklediği anlatılır. Meydanın ortasında bir direk duruyordu. Alıcılar, satın alacakları insanın dayanıklılığını ölçmek için kırbaçlanmasını ister, ses çıkarmayanın fiyatı yükselirdi. Bu, Taş Şehir'in en zengin dönemine ait bir sahnedir; oymalı kapıların, pirinç çivilerin, Hint tikinin ve Umman lentolarının parasının nereden geldiğini anlatan sahne budur.
Bu düzenin en tanınmış figürlerinden biri, Zanzibar'da doğmuş bir tüccardı: Hamed bin Muhammed el Murcebi, herkesin bildiği adıyla Tippu Tip. Fildişi ve köle ticaretiyle Kongo havzasının içlerine kadar uzanan bir ağ kurdu, Avrupalı kâşiflere rehberlik etti, kendi topraklarını yönetti. Şangani mahallesindeki evi hâlâ ayakta; siyah beyaz mermer basamakları ve devasa oymalı kapısı, sahibinin servetini bugün bile ilan ediyor, ama yapı kendi hâline bırakılmış, sıvası dökülmüş durumda.
Baskı önce dışarıdan geldi. Britanya, Hint Okyanusu'ndaki ticaretini ve kendi kamuoyunu gerekçe göstererek Zanzibar sultanlarını yıllarca sıkıştırdı. 1873 Haziran'ında konsolos John Kirk, Sultan Bergaş bin Said'e bir ültimatom sundu: köle ticareti duracaktı. Sultanın önünde gerçek bir seçenek yoktu; iki hafta içinde anlaşmayı imzaladı ve Mkunazini'deki pazar kapatıldı. Ancak ticaretin yasaklanması köleliğin bitmesi demek değildi. Adadaki insanların hukuki statüsü olarak kölelik, ancak 1897'de kaldırıldı; uygulamadaki izlerinin silinmesi ise on yıllar aldı.
Pazarın kapatılmasından sonra o araziye ne yapılacağı sorusunun cevabı, bugün Taş Şehir'in en tuhaf biçimde etkileyici yapısıdır. Anglikan misyonu araziyi satın aldı ve tam oraya bir katedral inşa etmeye karar verdi. Temel taşı 1873 Noel'inde atıldı, yapı 1879 Noel'inde ibadete açıldı, 1903'te takdis edildi. Tasarımına Zanzibar piskoposu Edward Steere bizzat katıldı; mercan taşından duvarlar, Gotik kemerler ve o dönem için cüretkâr sayılan beşik tonozlu bir beton çatı kullandı. Steere yapı bitmeden kalp krizinden öldü ve sunağın arkasına gömüldü. Sunak ise rastgele bir yere konmadı: kırbaç direğinin durduğu noktanın tam üstüne yerleştirildi. Avluda, 1998'de İsveçli heykeltıraş Clara Sörnäs'ın yaptığı bir anıt durur. Yerden aşağı kazılmış bir çukurda, beton dökümü beş insan figürü göğüs hizasına kadar görünür; boyunlarında, dönemden kalma gerçek zincirler asılıdır. Onları görmek için eğilmek, aşağı bakmak zorunda kalırsınız. Anıtın bütün fikri budur.
Akşamüstü, aynı şehir tamamen başka bir şey olur. Güneş batıya, denize doğru alçalırken Taş Şehir'in bütün trafiği tek bir yöne, kıyıdaki Forodhani'ye akar. İsim, Svahilice gümrük anlamına gelen forodha kelimesinden gelir; bir zamanlar gemilerden inen malın tartıldığı, vergisinin kesildiği yerdi burası. Bahçeler 1935 ile 1936 arasında, Sultan Halife bin Harub'un ve Kral 5. George'un saltanatlarının 25. yılı için düzenlendi. Yıllar içinde bakımsız kaldı, 2000'lerde kapsamlı biçimde onarılıp 2009'da yeniden açıldı. Ama Forodhani'yi bugün ünlü yapan şey ne bahçenin tasarımı ne de gümrük tarihidir. Akşam yemeğidir.
Gece pazarı sanıldığı kadar eski değil; 1980'lerde birkaç satıcının alacakaranlıkta derme çatma tezgâh kurmasıyla başladı ve kendi kendine bir kuruma dönüştü. Bugün hava kararırken onlarca tezgâh açılır, gaz lambaları ve mangal kömürleri yanar, duman denize doğru sürüklenir. Şişlere dizilmiş mishkaki etleri cızırdar. Sabah tutulmuş ahtapot, limon ve hindistan cevizi sütüyle ızgaraya gider. "Zanzibar pizzası" denen şeyin pizzayla ilgisi yoktur: incecik açılmış hamurun içine kıyma, soğan ve yumurta konur, kenarları katlanır, bol yağda tavada kızartılır. Urojo ya da halk arasındaki adıyla "Zanzibar karışımı", zerdeçalın sarıya boyadığı ekşi bir çorbadır; içine kızarmış nohut unu köftesi, haşlanmış patates, manyok cipsi ve acı chutney atılır, her tezgâhın kendi tarifi vardır ve müdavimler hangi tezgâhın haklı olduğunu tartışmaktan zevk alır. İçecek tarafında, kolla çevrilen ağır demir preslerden geçen şeker kamışı suyu vardır; içine bir parça zencefil ve bir dilim limon sıkıştırılır, buzun üzerine dökülür.
Karanlık iyice çökünce sesler öne geçer. Deniz duvarına oturmuş ailelerin gürültüsünün, dalgaya atlayan çocukların çığlıklarının arasından, bir yerlerden ud, kanun, keman ve tef sesi gelir. Bu, taarabtır. Adı, müziğin insanı kendinden geçirmesini anlatan Arapça bir kökten gelir ve Zanzibar'a bir sultanın merakıyla girmiştir. Mısır'a yaptığı yolculuklarda oradaki orkestra geleneğine tutulan Sultan Bergaş, saraya Mısırlı müzisyenler getirtti, yetenekli bir Zanzibarlıyı da Kahire'ye eğitime gönderdi. Saraydan sokağa inmesi uzun sürmedi. 1905'te kurulan Ihvani Safaa Musical Club, bugün hâlâ faaliyette olan ve bir asrı geride bırakmış bir topluluk olarak, taarabı bir saray eğlencesinden bir şehir geleneğine çevirdi.
Bu müziğin dilini değiştiren kişi ise bir çömlekçinin kızıydı. Adaya bağlı bir köyde doğan, Taş Şehir'e çömlek satmaya gelen Siti binti Saad, taarab şarkılarını sultanların ve seçkinlerin dili olan Arapça yerine, herkesin konuştuğu Svahilice söylemeye başladı. Sözlerinde rüşvet alan hâkimleri, kadınlara yapılanları, sıradan insanın derdini anlattı. 1928'de topluluğuyla birlikte Bombay'a gitti ve plak doldurdu; o oturumlardan 56 plak çıktı, kendisi Doğu Afrika'dan ticari kayıt yapan ilk kadın oldu. Plakları adaya döndüğünde onu limanda binlerce kişi karşıladı. Bugün Forodhani'de duyduğunuz melodinin ardında o ses vardır, ondan sonra gelen ve doksanlı yaşlarına kadar sahneye çıkan Bi Kidude'nin sesi vardır. Her şubat ayında Eski Kale'nin avlusunda kurulan Sauti za Busara festivali, aynı taşların arasında bu geleneği bütün kıtaya açar.
Forodhani'nin hemen arkasında, karanlıkta iri bir gölge durur: Beit el-Acaib, yani Harikalar Evi. Sultan Bergaş 1883'te yaptırdı ve adını hak etti; Doğu Afrika'da elektriğe kavuşan ilk bina, ilk asansörü barındıran yapı oydu. Ama şehrin en dramatik dakikalarını da o gördü. 27 Ağustos 1896 sabahı, tahta çıkışı Britanya tarafından tanınmayan Halid bin Bergaş'ın saraya yerleşmesi üzerine limandaki Britanya gemileri ateş açtı. Çatışma 38 dakika sürdü ve tarihin en kısa savaşı olarak kayda geçti; saray kompleksi harabeye döndü, Harikalar Evi ağır hasar aldı. Yapı onarıldı, sonraki yüzyılda Zanzibar Ulusal Müzesi oldu. 25 Aralık 2020'de ise, restorasyon çalışmaları sürerken kuzeybatı köşesi çöktü ve enkaz can kaybına yol açtı. O günden beri Umman hükümeti, Zanzibar yönetimi ve UNESCO ortak bir yeniden inşa programı yürütüyor; mercan taşının, ahşabın ve dökme demir sütunların aslına uygun biçimde yerine konması yıllar alacak bir iş.
Bu, Taş Şehir'in bugünkü asıl meselesini de anlatıyor. 1964'ün ocak ayındaki devrim sultanlığı sona erdirdi, aynı yılın nisanında Zanzibar Tanganyika ile birleşerek Tanzanya'yı kurdu ve şehir yeni bir çağa girdi. Ama binalar aynı mercan taşından, aynı tuzlu havanın içinde durmaya devam ediyor. Taş Şehir bir müze değil; içinde insanların yaşadığı, çamaşır astığı, dükkân açtığı, okula gittiği kalabalık bir mahalle. Bir binayı kurtarmak, orada oturan aileyi de düşünmeyi gerektiriyor. Denge tutturulamadığında yapılar çöküyor, tutturulduğunda ise bir kapı yeniden açılıyor.
Ve Forodhani'de gece geç saatlere doğru tezgâhlar toplanırken, denizden gelen rüzgâr yanık kömür ve karanfil kokusunu dar sokakların içine taşır. O sokaklarda, üzerinde nilüfer, balık, hurma dalı ve zincir oyulu kapıların ardında ışıklar yanar. Aynı kapı, aynı taş, aynı okyanus. Bu şehrin bütün hikâyesi, o kapının hem bir servetin hem de bir suçun üzerine kapanmış olmasında ve buna rağmen her akşam yeniden açılmasında.
Nöron Seyahat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.