2026-08-17 · 56 dk
1532'de Peru'nun Cajamarca kentinde, Francisco Pizarro'nun 168 kişilik birliğinin seksen bin kişilik İnka ordusunun gözü önünde İmparator Atahualpa'yı esir alışını ve bunun İnka İmparatorluğu'nun çöküşüne giden yolu nasıl açtığını anlatır. Belgesel, İnka iç savaşından fidye odasına ve imparatorun idamına uzanan süreci ele alır.
tarihinka imparatorluğukonkistadorgüney amerikafetihAnd Dağları'nın soğuk bir kasım akşamında, boş bir meydanın kenarındaki taş odalarda yüz altmış sekiz yabancı nefesini tutmuş bekliyordu. Karşılarında, tepelerin üzerinde on binlerce çadırın ateşi yanıyordu; dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin ordusu. Sonraki bir saat, bir kıtanın kaderini sonsuza dek değiştirecekti.
And Dağları'nın doruklarında sabah, yeryüzünün başka hiçbir yerine benzemez. Hava incedir, soğuktur, ciğerleri yakar. 3 bin 400 metrede güneş ufuktan sıyrıldığında ışık önce buzul zirvelerine çarpar, sonra vadilere iner ve taş duvarları turuncuya boyar. Bu ışığı karşılamak için, 16. yüzyılın başında, bir imparatorluğun tamamı ayaktadır. Çünkü orada güneş bir gök cismi değildir; bir atadır.
Kendilerine Tawantinsuyu derlerdi: kabaca "birleşmiş dört bölge". Bugünün Kolombiya sınırından Şili'nin ortalarına, Pasifik kıyısındaki çöllerden Amazon ormanlarının eşiğine uzanan bir ülke. Kuzeyden güneye yaklaşık 4 bin kilometre. Yerleşik tahminlere göre 10 ile 12 milyon arasında insan. Ve şaşırtıcı olan şu: bu devasa yapı çok yeniydi. 1438 dolaylarında Pachacuti adlı bir hükümdarın başlattığı genişleme dalgasıyla, üç kuşak içinde, yaklaşık 90 yılda kurulmuştu. Cajamarca'daki o öğleden sonra geldiğinde, imparatorluk bir insan ömründen biraz uzun yaşamıştı.
Merkezi Cusco'ydu. Sokakları dar, duvarları kusursuzdu. Taş ustaları harç kullanmadan, blokları öyle bir yontuyordu ki aralarına bıçak ağzı sokmak mümkün olmuyordu; Sacsayhuamán'ın onlarca ton ağırlığındaki kayaları hâlâ yerinde duruyor. Şehrin kalbinde Qorikancha vardı, Güneş Tapınağı. Duvarları altın levhalarla kaplıydı ve dağ güneşi vurduğunda tapınak, uzaktan bakan için yanan bir şeye benziyordu. İçeride tahtlarında oturan ölüler vardı: geçmiş imparatorların mumyaları. Onlar ölmüş sayılmazdı. Malları, toprakları, hizmetkârları korunur, bayramlarda meydana taşınır, kendilerine yemek ve içki sunulurdu.
Yaşayan hükümdara Sapa Inca denirdi, "tek Inca". Güneşin, yani Inti'nin oğluydu. Yürüdüğü yere kumaş serilirdi, yüzüne doğrudan bakılmazdı, giydiği bir elbiseyi ikinci kez giymezdi. Bu, bir kralın kaprisi değil, bir teolojinin gereğiydi: devletin dini, hükümdarın kutsallığı üzerine kuruluydu.
Ama bu imparatorluğun asıl olağanüstü yanı ihtişamı değil, işleyişiydi. Para yoktu. Pazar ekonomisi, tekerlekli araç, demir, yük çeken hayvan ve bildiğimiz anlamda bir yazı da yoktu. Vergi emekle ödenirdi; mit'a denen bu düzende her hane, yılın belli bir bölümünü devlet için çalışmaya ayırırdı: yol yapımına, tarlaya, orduya, madene. Karşılığında devlet, kıtlığa karşı sigortaydı. Dağ yamaçlarına oyulmuş basamaklı teraslar, üzerlerinde patates ve mısır; dondurularak kurutulan chuño; ve yol boyunca dizilmiş qollqa denen ambarlar. İspanyollar bu depoları gördüklerinde, yıllarca yetecek giysi, tahıl ve silahla dolu olduklarını yazacaklardı. Hesabı ise düğümler tutuyordu. Quipu adı verilen renkli ip demetlerinde, düğümlerin yeri ve türü sayıları kodluyordu; nüfus, hasat, asker, borç. Onları okuyan uzmanlara quipucamayoc denirdi.
Bunları birbirine bağlayan şey yollardı. Qhapaq Ñan, yaklaşık 40 bin kilometrelik bir ağdı: kıyı boyunca uzanan bir hat, dağların içinden geçen bir hat ve ikisini birleştiren yüzlerce bağlantı. Uçurumlara asma köprüler kurulmuştu, ot liflerinden örülen halatlar her yıl yenileniyordu. Üzerinde ise koşucular vardı. Chasqui denen bu gençler, birkaç kilometrede bir kurulmuş kulübelerde nöbet tutar, uzaktan gelen deniz kabuğu sesini duyunca fırlar, mesajı ve quipuyu koşarak bir sonrakine devrederdi. Kayıtlara göre bir haber, günde 200 kilometreden fazla yol alabiliyordu.
Devlet, fethettiği halkları da aynı soğukkanlılıkla yönetiyordu. Direnme ihtimali olan topluluklar toplu hâlde yerlerinden alınıp imparatorluğun bambaşka bir köşesine yerleştirilir, yerlerine sadık nüfus getirilirdi. Yerel tanrılara dokunulmaz, ama tapınakları Cusco'nun denetimine bağlanırdı. Yönetim dili runa simi, yani Quechua, dağlara ve kıyılara birlikte yayılıyordu. Bu, gevşek bir kabileler koalisyonu değildi; merkezden yönetilen, sayan, kaydeden, planlayan bir aygıttı.
Bu aygıtın zirvesindeki adam Huayna Capac'tı. Saltanatının büyük bölümünü kuzeyde, bugünkü Ekvador'da geçirdi; Quito bölgesinde ikinci bir merkez kurdu, sınırları daha da yukarı taşıdı. Ve tam da o yıllarda, kuzey kıyılarından tuhaf haberler gelmeye başladı. Denizde görülen büyük kanolar, yüzleri sakallı yabancılar. Panama'dan güneye inen ilk keşif gemileri, 1520'lerin ortasında Ekvador sularına ulaşmıştı bile.
Ama imparatorluğu ilk vuran şey bir ordu değil, görünmez bir şey oldu. Karayipler'den başlayıp Orta Amerika üzerinden güneye ilerleyen bir salgın, muhtemelen çiçek hastalığı, İspanyollardan önce And Dağları'na vardı. Hastalığa karşı hiçbir bağışıklığı olmayan nüfusta ölüm oranı korkunçtu. 1520'lerin ikinci yarısında, kuzeydeki karargâhında, Huayna Capac da bu salgına yenildi. Onunla birlikte, veliaht olarak düşünülen oğlu Ninan Cuyuchi da öldü.
İşte imparatorluğun görünmeyen çatlağı burada açığa çıktı. Tawantinsuyu'nun kesin, tartışmasız bir veraset kuralı yoktu. Taht en büyük oğula değil, en uygun görülene geçerdi ve "uygun" olanı belirleyecek olan çoğu zaman güçtü. Geriye iki oğul kaldı: Cusco'da, geleneğin kalbinde bulunan Huáscar ve kuzeyde, babasının savaş ordularının yanında büyümüş Atahualpa.
Güneşin Çocukları'nın ülkesi, bir yabancı henüz dağlara ayak basmadan, kendi içine dönmek üzereydi.
And Dağları'nın o muazzam makinesi — yolları, depoları, ipli düğümlerle tutulan hesapları — tek bir şeye bağlıydı: tepede duran tek bir adama. 1527 dolaylarında o adam öldü.
Huayna Capac, imparatorluğun kuzey ucunda, Quito çevresindeki seferlerindeydi. Ölümünün nedeni üzerine kroniklerin aktardığı ayrıntılar birbirini tutmaz; ancak modern tarihçilerin büyük bölümü aynı ihtimalde birleşir: Avrupalılar daha Peru kıyısına ayak basmadan, Karayipler'den güneye doğru ticaret ve haber yollarını izleyerek ilerleyen bir salgın, büyük olasılıkla çiçek hastalığı. Hastalık, taşıyıcılarından önce gelmişti. Sapa Inca'yı, sarayının bir kısmını ve veliaht ilan edilen oğlu Ninan Cuyuchi'yi aynı mevsimde götürdü. Tahtın devri için hazırlanmış bütün plan, birkaç hafta içinde anlamsızlaştı.
Cusco'da taht, Huayna Capac'ın oğullarından Tupac Cusi Huallpa'ya geçti; tarih onu Huáscar adıyla anacaktı. Kuzeyde ise, Quito'da, bir başka oğul kaldı: Atahualpa. Yanında babasının yıllarca Kuzey seferlerinde pişmiş ordusu ve o ordunun komutanları vardı — Chalcuchímac, Quisquis, Rumiñahui. İspanyol kronikleri sık sık Huayna Capac'ın imparatorluğu iki oğlu arasında paylaştırdığını yazar; bugün pek çok araştırmacı bu anlatıyı, sonradan olayları açıklamak için kurulmuş bir gerekçe olarak görür. Kesin olan şudur: Güney'de meşru taç, Kuzey'de kılıcı elinde tutan ordu vardı. Ve ikisi birbirini tanımıyordu.
Kopuş, elçilerin küçük düşürülmesi ve sadakat sınavlarıyla başladı. Huáscar, kuzeyin boyun eğmediğine karar verdiğinde, komutanı Atoc'u Quito üzerine yolladı. İlk çarpışmalar Atahualpa için felaketle başladı. Anlatılara göre Tumipampa'da esir düştü, sonra bir gece kaçtı; kendi askerlerine, babası Güneş'in onu yılana çevirip duvardaki bir delikten geçirdiğini söyledi. Bu, bir kaçış hikâyesinden fazlasıydı — kutsallığın kanıtı olarak dolaştırıldı. Ambato yakınlarındaki geniş düzlükte iki ordu karşılaştığında, kuzeyin veteranları galip geldi. Atoc yakalandı, öldürüldü; kafatasının altınla kaplanıp içki kabına dönüştürüldüğü rivayeti, savaşın nasıl bir yere gideceğinin habercisiydi.
Bedeli önce Cañarilerin sırtına bindi. Huáscar'ın yanında saf tutmuş bu halkın merkezi Tumipampa, Huayna Capac'ın doğduğu, mermer gibi işlenmiş taşlarla donatılmış o parlak kent, sistemli biçimde cezalandırıldı. Kuzeyde ders verildikten sonra ordu güneye döndü ve bir daha durmadı.
Sırada Huáscar'ın kardeşi ve başkomutanı Huanca Auqui vardı. Onun savaşı, bir yılı aşkın süren bir geri çekilme oldu. Cajamarca yakınlarında, Bombón'un yüksek otlaklarında, Jauja vadisinin girişindeki Yanamarca ovasında birbiri ardına yenildi. Kroniklerin verdiği asker sayıları abartılıdır; ama tarif ettikleri şey abartı değildi. And yollarında ilerleyen bu ordular, aynı imparatorluğun tahıl depolarını yiyor, aynı köprülerinden geçiyor, aynı köylerini yakıyordu. Yollar, imparatorluğu ayakta tutmak için yapılmıştı; şimdi onu parçalayan şeyi taşıyorlardı.
1532 baharında hesap Cusco'nun kapısına dayandı. Apurímac'ın derin kanyonunun ötesinde, Cotabamba çevresinde Huáscar bizzat sahaya çıktı ve bir noktada üstünlüğü de yakaladı. Ama Chalcuchímac'ın kurduğu tuzağı göremedi: otların ateşe verildiği, tozun ve dumanın görüşü kestiği bir çarpışmada, kendi muhafızlarıyla birlikte kuşatıldı. Sapa Inca esir alındı. Ertesi gün Quipaipan ovasında, başsız kalan Cusco ordusu dağıldı.
Ardından gelen, bir zaferin ötesindeydi. Quisquis kente girdiğinde hedef sadece direniş değil, Huáscar'ın soyunun kendisiydi: akrabaları, eşleri, çocukları, ona destek veren asil sülalenin ileri gelenleri. And dünyasında ölülerin de siyasi bir bedeni vardı; mumyalar taşınır, danışılır, beslenirdi. O yüzden intikam mezarlara kadar uzandı. Huáscar'ın kendisi zincire vurulmuş halde, kuzeye doğru yola çıkarıldı — kardeşinin huzuruna götürülmek üzere.
Bu haber Atahualpa'ya Cajamarca'da ulaştı. Vadinin biraz dışındaki kaplıcalarda, sıcak sularla ısınan taş odalarda, ordusunun ana gövdesiyle birlikte konaklıyordu. Kırk yıla yakın bir ömürde, birkaç yıl içinde önce babasını, sonra imparatorluğun yarısını kaybetmiş; şimdi hepsini geri almıştı. Cusco'ya muzaffer bir hükümdar olarak, kendi zamanlamasıyla girecekti.
Ama kazandığı imparatorluk, dört yıl öncekiyle aynı değildi. Salgınlar nüfusu, özellikle kuzeyde, ağır biçimde seyreltmişti. Cañariler ve Chachapoyaslar gibi büyük halklar, yenilen tarafın müttefiki olarak damgalanmıştı ve kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Cusco'nun asilzade aileleri yas ve korku içindeydi. Tahıl depoları boşalmış, taşra garnizonları savaşa emilmişti. Zaferin bedeli, yenilginin bedeliyle aynı yerden ödenmişti.
Ve tam o günlerde, kuzeydeki kıyıdan gelen kuryeler ikinci bir haber getirdi. Tumbes çevresinde yabancılar görülmüştü. Yüzleri kıllı, giysileri parlıyor, ne oldukları anlaşılamayan büyük hayvanların sırtında duruyorlardı. Sayıları azdı — o kadar azdı ki, on binlerce askere hükmeden bir adam için haberin kendisi bir tehdit bile sayılmazdı. Atahualpa merak etti; ne olduklarını yakından görmek istedi.
Kardeş kavgası bitmişti. Ama imparatorluğu, hayatının en tehlikeli karşılaşmasına, tam da bölünmüş, kanamış ve müttefiklerini düşmana çevirmiş halde götürüyordu.
Kuzeyde iki kardeşin orduları birbirini boğazlarken, imparatorluğun ucundaki sıcak sahilde, kimsenin fazla önem vermediği bir haber dolaşıyordu: sularda evler yüzüyordu. Balıkçılar, tahtadan yapılmış, kanat gibi bezleri olan tuhaf tekneleri anlatıyorlardı. Bu haberler dağlara, Cuzco ve Quito yollarındaki koşucu ulakların ağzında ilerledi; ama And Dağları'nda o günlerde herkesin kulağı başka bir gürültüdeydi; taht kavgasının gürültüsünde, ufuktaki yelkenler yalnızca bir merak konusuydu.
Oysa o yelkenlerin arkasında altı yılını bu kıyıya ulaşmaya adamış bir adam vardı. Francisco Pizarro, İspanya'nın yoksul Extremadura bölgesindeki Trujillo'da doğmuş, okuma yazması olmayan, gayrimeşru bir askerin oğluydu. Yeni Dünya'ya gençliğinde gitmiş, Vasco Núñez de Balboa'nın yanında Panama Kıstağı'nı aşarak Büyük Okyanus'u gören ilk Avrupalılar arasına katılmıştı. Güneyde altınla dolu bir ülke olduğu söylentisi Panama'da yıllardır dilden dile geziyordu. Pizarro bu söylentiye ortaklarıyla birlikte yatırım yaptı: asker Diego de Almagro ve din adamı Hernando de Luque. İlk iki sefer felaketti. Bataklıklar, açlık, oklar, hastalık. Adamları öyle bitkin düştü ki bir kıyıya "Açlık Limanı" adını taktılar.
İkinci seferde, 1527'de, Gallo Adası'nda dönüm noktası yaşandı. Panama'dan gelen gemiler herkesi geri götürmek için beklerken, anlatılanlara göre Pizarro kılıcıyla kumda bir çizgi çizdi ve kalmak isteyenleri yanına çağırdı. Yalnızca 13 kişi o çizgiyi geçti. Tarih onları "Şöhretin On Üçü" diye andı. Bu inat karşılığını verdi: kılavuz Bartolomé Ruiz, ekvatorun güneyinde balsa ağacından bir yelkenli yakaladı; içinde ince dokumalar, gümüş kaplar, altın süsler vardı. Ardından, 1528'de, Tumbes'in önüne demir attılar. Karaya çıkan Pedro de Candía döndüğünde surlardan, tapınaktan, sulama kanallarından ve düzenden söz ediyordu. Artık söylenti değildi; bir imparatorluk vardı.
Pizarro bu kanıtlarla İspanya'ya döndü. 26 Temmuz 1529'da Toledo'da, İmparator V. Karl'ın yokluğunda naiplik eden İmparatoriçe Isabel'in adını taşıyan bir sözleşme imzalandı: Capitulación de Toledo. Belge Pizarro'ya keşfedeceği topraklarda valilik ve başkomutanlık, kıyı boyunca geniş bir yetki alanı veriyordu. Ortağı Almagro'ya düşen pay çok daha küçüktü; Tumbes kalesinin komutanlığı. O gün kağıda dökülen bu eşitsizlik, yıllar sonra iki adamı birbirine düşürecek zehri de içinde taşıyordu.
Pizarro memleketine, Trujillo'ya gitti ve akrabalarını topladı: kardeşleri Hernando, Juan ve Gonzalo Pizarro ile anne bir kardeşi Francisco Martín de Alcántara. 1530'un başında Sanlúcar'dan yola çıktılar. Panama'ya vardıklarında adam bulmak sanıldığı kadar kolay değildi; iki başarısız seferin hatırası hâlâ tazeydi. Yine de 1531'in ilk aylarında, kaynakların çoğunda geçen rakamla yaklaşık 180 adam ve 37 atla güneye açıldı.
Bu kez amaç keşif değil, yerleşmekti. San Mateo Körfezi'nde karaya çıktılar ve gemilerin peşi sıra kıyıdan yürümeye başladılar. Coaque'de bir yerleşimi ansızın bastılar; ele geçirdikleri altın, gümüş ve zümrütleri Panama'ya gönderdiler. Bu bir ganimet paylaşımından çok bir ilandı: Güneyde gerçekten zenginlik var, gelin. Ama aynı kıyıda onları bekleyen başka bir şey daha vardı. Adamların yüzünde, boynunda, ellerinde kanayan siğiller çıktı; bugün verruga diye bilinen hastalık kafileyi kemirdi ve birkaçını öldürdü. Aylarca ilerleyemediler.
Sonra takviyeler gelmeye başladı. Önce Sebastián de Benalcázar, ardından Nikaragua'dan atlarıyla birlikte Hernando de Soto. De Soto'nun getirdiği süvari gücü, ilerideki her şeyi belirleyecek unsurdu. Guayaquil Körfezi'nin ağzındaki Puná Adası'nda yerli savaşçılarla girdikleri çatışmalar haftalar sürdü; yaralılar verdiler, Hernando Pizarro da bunlardan biriydi.
1532'de nihayet karşı kıyıya, Tumbes'e geçtiler. Ve orada, dört yıl önce gördükleri şehri bulamadılar. Duvarlar yıkılmış, tapınak boşalmış, tarlalar terk edilmişti. İki felaket üst üste geçmişti bu topraklardan: kuzeyden gelen ve Huayna Cápac'ı da götüren salgın, ardından iki kardeşin savaşı. Bir kuşak önce buraya çıkan yabancılar, örgütlü ve kalabalık bir devletle karşılaşacaklardı. Şimdi karşılarında, kendi içinde parçalanmış bir ülkenin enkazı vardı. Bu tesadüf, seferin kaderini belirledi.
Pizarro kıyı boyunca güneye indi ve Chira Vadisi'nde, Tangarará yakınlarında bir üs kurdu: San Miguel. 1532 yazında kurulan bu yerleşim, Tahuantinsuyu topraklarındaki ilk İspanyol şehriydi. Hastalar ve kalmak isteyenler burada bırakıldı; ganimetin bir kısmı paylaşıldı, atlar dinlendirildi, silahlar elden geçirildi.
Bu sırada dağlardan gelen haberler netleşiyordu. Kardeş savaşı bitmişti; Huáscar yenilmiş, esir alınmıştı. Atahualpa, zaferinin ardından ordusuyla birlikte kuzeydeki Cajamarca vadisinde, kaplıcaların yanında konaklıyordu. Sahildeki yabancıların varlığından haberdardı; ulaklar sayılarını, atlarını, davranışlarını ona bildiriyordu. Ve rakamlar ona hiçbir tehdit gibi görünmemiş olmalı.
24 Eylül 1532'de Pizarro San Miguel'den ayrıldı. Yanında 62 atlı ve 106 yaya vardı. Toplam 168 kişi. Önlerinde çöl, sonra 4.000 metreyi aşan geçitler, sonra da dünyanın o yarısındaki en büyük ordu bekliyordu.
San Miguel'in kerpiç duvarları arkalarında kalırken, gemiler artık uzak bir hatıraydı. Pizarro, 1532 yazında kurduğu bu ilk İspanyol kasabasını bir üs, bir sığınak ve gerekirse bir geri çekilme noktası olarak bırakıyordu. Kıyıdan gelen haberler ise onu bekletmeye değmeyecek kadar taze ve keskindi: And Dağları'nın içindeki büyük kavga bitmişti. Huáscar'ın ordusu Cusco yakınlarında dağıtılmış, imparator kardeş zincire vurulmuştu. Zaferin sahibi Atahualpa, kuzeydeki Cajamarca'nın sıcak su kaynaklarında, on binlerce askerin ortasında dinleniyordu. Bir imparatorluk henüz kendi yarasını sarmamışken, yabancılar tam da o yaraya doğru yürümeye karar verdiler.
24 Eylül 1532'de kolon San Miguel'den çıktı. Sayı bugün tarihin en çok tekrarlanan rakamlarından biridir: 62 atlı, 106 yaya; toplam 168 adam. Yanlarında birkaç küçük top, bir avuç kaba tüfek, tatar yayları, kılıçlar ve mızraklar vardı. Rahip Vicente de Valverde ordunun vicdanını, Tumbes kıyısından alınıp İspanyolca öğretilen genç tercümanlar ise dilini taşıyordu. Pizarro'nun kardeşleri Hernando, Juan ve Gonzalo saflardaydı; süvarinin en atılgan adamı Hernando de Soto öncü kollarda ilerliyordu. Kasabanın yönetimi Sebastián de Belalcázar'a bırakılmıştı.
İlk günler kavurucu geçti. Kıyı ovası bir çöl şerididir: tuzlu kum, kuru yatak, gölgesiz bir gökyüzü. Nehirlerden geçerken atlar dizlerine kadar çamura battı, zırhlar deriyi pişirdi. Piura vadisinde Pizarro adamlarını topladı ve o güne dek yaptığı en dürüst konuşmalardan birini yaptı: geri dönmek isteyen serbestti, kimse ayıplanmayacaktı. 9 kişi geri döndü. Kalanlar, ne kadar az olduklarını artık tam olarak biliyordu.
Zarán'da mola verildi. Pizarro, dağlardaki gücü ölçmek için Soto'yu küçük bir müfrezeyle Caxas'a gönderdi. Soto'nun getirdiği haberler kampta uzun bir sessizlik yarattı: İnka garnizonu, düzenli depolar, imparatorluk yolları, vergi defterlerini düğümlü iplerle tutan görevliler. Ve bir de asılmış cesetler — Atahualpa'ya direnmenin bedelini ödemiş insanlar. Yabancılar ilk kez, karşılarındakinin dağınık kabileler değil, itaati ölümle ölçen merkezî bir devlet olduğunu somut biçimde gördüler. Soto dönerken yanında Atahualpa'nın bir elçisini de getirdi. Elçi hediyeler sundu: taştan yontulmuş kale biçimli kaplar, ince yün kumaşlar, toz haline getirilip koku olarak kullanılan kurutulmuş kuş eti. Ve bir davet: İmparator, bu tuhaf sakallı adamları görmek istiyordu.
Davet mi, tuzak mı olduğunu kimse bilmiyordu. Pizarro yine de kıyı boyunca güneye devam etmek yerine yüzünü doğuya, duvar gibi yükselen sıradağlara çevirdi. 8 Kasım'da tırmanış başladı. Ayakları altındaki yol, İnka mühendisliğinin en görkemli eseriydi: taş döşeli, kenarları duvarla çevrili, yer yer kayaya oyulmuş basamaklara dönüşen bir imparatorluk şosesi. Belirli aralıklarla kurulmuş konaklama noktalarında mısır, kurutulmuş et ve kumaş dolu depolar buldular. Bir ordunun aylarca beslenebileceği bu depolar, aslında onları bekleyen gücün büyüklüğünü fısıldıyordu.
Pizarro kuvvetini böldü. 40 atlı ve 60 yaya ile öne geçti; geri kalanları ağırlıklarla birlikte kardeşi Hernando'nun sorumluluğunda arkadan getirtti. Yükseldikçe hava inceldi, sıcak yerini dondurucu bir rüzgâra bıraktı. Kıyının nemli sıcağından çıkan adamlar, birkaç gün içinde 3 bin metrenin üzerindeki geçitlerde dolu altında yürüyor buldular kendilerini. Atlar o dar basamaklarda binilemez hale geldi; süvariler indi ve hayvanlarını yularlarından çekerek tırmandı. Geçidin tepesinde taştan bir kale vardı — ve kale boştu. Bu görüntü İspanyolları hem rahatlattı hem ürküttü. Orada bekleyen birkaç yüz savaşçı, tüm seferi tek bir günde bitirebilirdi. Demek ki İnka onları durdurmak istemiyordu. Demek ki gelmelerini istiyordu.
Yol boyunca elçiler gidip geldi. Atahualpa'nın adamları kampa girip yiyecek getiriyor, adam sayıyor, atlara bakıyor, sonra dağların ardında kayboluyordu. Pizarro her seferinde aynı mesajı yolladı: çok büyük bir hükümdarın elçisi olarak, dostluk niyetiyle geliyordu. Kendi askerlerine ise başka bir şey söylüyordu — korkuyu göstermek, sayıca bu kadar az olan bir birlik için ölümcüldü. Aralarında geri dönmeyi fısıldayanlar vardı; ama arkalarında da tırmandıkları o dar basamaklar duruyordu ve o basamaklardan geri inmek, ilerlemek kadar tehlikeliydi.
15 Kasım 1532'de vadiye indiler. Cajamarca, yeşil bir çanağın içinde, taş evleri ve düzgün sokaklarıyla önlerinde uzanıyordu. Kasaba sessizdi; sokaklar boştu. Sessizliğin sebebi ise vadinin karşı yamacındaydı. Sıcak su kaynaklarının çevresine, göz alabildiğine, pamuk beyazı çadırlar kurulmuştu. Uzaktan bakan bir İspanyol için bu bir ordugâh değil, bir şehirdi. Duman sütunları, hayvan sesleri, insan uğultusu vadiyi doldurmuştu. Kaç kişiydiler? Kimse emin olamadı; tahminler on binlerden başlayıp seksen bine kadar çıktı. O gün orada bulunanların yıllar sonra itiraf ettikleri şey ise sayıdan çok, hissin kendisiydi: sırılsıklam bir korku.
Dolu yağmaya başlarken 168 adam, boşaltılmış kasabanın kapısından içeri girdi ve devasa, bomboş meydanda durdu. Ne geri dönebilirlerdi ne de savaşabilirlerdi. Geriye tek bir şey kalıyordu: o gece, o meydanda bir plan kurmak.
Dağ geçitlerinin buz gibi rüzgârı ardlarında kaldığında, 15 Kasım 1532 günü öğleden sonra, 168 adam Cajamarca vadisine indi. Aylardır tırmandıkları o dar patikalar, birkaç yüz savaşçının kolayca kapatabileceği boğazlardı; kimse kapatmamıştı. Şimdi önlerinde, deniz seviyesinden yaklaşık 2.750 metre yükseklikte, yağmurun altında yeşeren geniş bir ova uzanıyordu. Ve o ovanın karşı yamacında, gözlerine inanamadıkları bir manzara vardı: kilometrelerce yayılmış, düzenli sıralar hâlinde kurulmuş bir çadır denizi. Atahualpa'nın ordusu, sıcak su kaynaklarının başında, kasabadan bir fersah kadar ötede konaklıyordu.
Kasabanın kendisi ise sessizdi. İspanyollar taş sokaklara girdiklerinde ne bir kalabalık, ne bir direniş, ne de bir karşılama buldular. Cajamarca boşaltılmıştı. Yaklaşık iki bin kişinin yaşadığı yerleşimde kapılar aralık, ocaklar sönüktü. Meydan, gördükleri hiçbir Avrupa şehir meydanına benzemiyordu: devasa, yamuk biçimli, üç yanı kallanka denilen upuzun taş yapılarla çevrili bir alan. Bu yapıların meydana bakan cephelerinde, atların rahatça geçebileceği genişlikte onlarca kapı açıklığı vardı. Ortada, tören için yükseltilmiş taş bir platform; bir köşede ise kalabalığa hâkim, sur benzeri taş bir yapı duruyordu. Francisco Pizarro bu meydana baktığında bir şehir merkezi görmedi. Bir tuzak gördü.
Ama önce imparatoru buraya çağırmak gerekiyordu. Pizarro, kardeşi Hernando'yu ve Hernando de Soto'yu, aralarında Tumbes'te alınıp İspanyolca öğretilmiş yerli tercümanların da bulunduğu bir heyetle ordugâha yolladı. Soto önce 15 atlıyla yola çıktı; ardından Hernando Pizarro 20 atlı daha alarak ona katıldı. Sıcak suların buğusu arasında, savaşçı saflarının ortasından geçerek Atahualpa'nın huzuruna vardılar. İmparator alçak bir tabure üzerinde oturuyordu; alnında, hükümdarlığın nişanı olan kırmızı püskül sarkıyordu. Uzun süre başını kaldırıp konuşmadı, sözleri yerine yakınındaki bir soylu cevap verdi.
Soto, bu sessizliği kırmak için bilinen bir hamle yaptı: atını mahmuzladı, dörtnala imparatorun üzerine sürdü ve tam önünde sert bir şekilde durdurdu. Kroniklerin aktardığına göre hayvanın soluğu Atahualpa'nın alnındaki püskülü oynattı; imparator kılını kıpırdatmadı. Geri çekilen ya da korku gösteren maiyet üyelerinin sonradan cezalandırıldığı söylenir.
Konuşma nihayet başladığında Atahualpa ölçülü ama nettir. Sahil boyunca yabancıların yaptıklarından haberdar olduğunu, ele geçirilen malların iadesini beklediğini bildirir. Oruçlu olduğunu, ertesi gün Cajamarca'ya bizzat geleceğini söyler. Elçilere altın kaplarda mısır birası ikram edilir. İspanyol atlılar dönüş yolunda ordunun büyüklüğünü kendi gözleriyle ölçme fırsatı bulurlar. Dönemin tanıkları o ordu için 40 bin ile 80 bin arasında rakamlar verecektir; modern tarihçiler bu sayıları tartışmalı bulsa da, oranın 168 kişi aleyhine olduğu her hâlükârda açıktır.
O gece Cajamarca'da kimse uyumadı. Karşı yamaçta yakılan binlerce kamp ateşi, karanlıkta yıldızlarla kaplı bir gökyüzü gibi parlıyordu; kroniklere bu görüntünün İspanyolların yüreğine düşürdüğü dehşet açıkça yazılmıştır. Sefer kâtibi, adamların yüzlerindeki korkuyu ve Pizarro'nun onları toparlamak için verdiği söylevi kaydeder: geri dönüş yoktur, kaçış yoktur, yalnızca ileri vardır. Bazı tanıklar, o gece korkudan kendini tutamayanların bulunduğunu bile utanmadan yazacaktır.
Pizarro'nun elinde tek bir plan vardı ve bu plan aslında yeni değildi. On yıl kadar önce Meksika'da Hernán Cortés, Moctezuma'yı kendi başkentinde ele geçirerek bütün bir devlet aygıtını felç etmişti. Peru'ya gelenlerin çoğu bu hikâyeyi biliyordu. Bir imparatorluğun tepesindeki adam elinizdeyse, ordusu size değil, o adamın hayatına bağlanırdı. Karar buydu: savaşmak değil, imparatoru canlı yakalamak.
Meydan buna göre bölündü. Süvariler üç bölüğe ayrıldı; Hernando de Soto, Hernando Pizarro ve Sebastián de Belalcázar komutasındaki atlılar, meydanı çevreleyen uzun yapıların içine, kapı açıklıklarının gerisine yerleştirildi. Atların çıngırakları takıldı, işaret verildiğinde gürültü ve hız aynı anda patlasın istendi. Piyadelerin başında bizzat Pizarro duruyordu. Topçu Pedro de Candía, iki küçük top ve yanına verilen tüfekçilerle meydana hâkim taş yapının tepesine çıktı. İşaret üzerine top ateşlenecek, ardından "Santiago" nidasıyla herkes aynı anda dışarı fırlayacaktı. Pizarro'nun kendi görevi ise en tehlikelisiydi: kalabalığın içine dalıp Atahualpa'yı sağ olarak tutmak.
Adamlara emir kesindi. Emir gelmeden tek bir kılıç çekilmeyecek, tek bir at kımıldamayacaktı. Zırhlar kuşanıldı, mızraklar bilendi, tüfek fitilleri hazırlandı ve sonra saatler süren bir bekleyiş başladı.
16 Kasım sabahı açıldığında meydan bomboştu. Öğle geçti, imparatordan haber gelmedi. Öğleden sonra Atahualpa'nın alayının yola çıktığı görüldü; ancak alay ağır ilerliyor, sık sık duruyordu. Bir ara imparator, geceyi ovada geçireceğini bildirdi. Pizarro'nun ısrarlı davetleri üzerine fikir değiştirdi ve haber gönderdi: kasabaya girecekti, hem de yanındakiler silahsız olacaktı.
Güneş batıya kayarken Cajamarca'nın taş duvarları arkasında 168 adam nefesini tutmuş bekliyordu. Karşılarında, altın ve gümüş levhaları akşam ışığında parlayan, şarkılarla ilerleyen binlerce kişilik bir alay vadiyi geçiyordu. İki dünya, birbirini gerçekten görmeden, birkaç yüz metre kalana kadar yaklaşmıştı.
Güneş Cajamarca'nın üzerindeki sırtlara doğru alçalırken, meydan hâlâ boştu. Yüz altmış sekiz adam sabahtan beri o taş yapıların gölgesinde bekliyordu; atlar susturulmuş, fitiller gizlice tüttürülmüş, kimse dışarı çıkmamıştı. Kaynaklar o günün gerilimini aynı sözcüklerle anlatır: bekleyiş o kadar uzamıştı ki, adamların bazıları korkudan kendini tutamayacak hâle gelmişti. Sonra, ikindiden sonra, ovadaki devasa ordugâhta hareketlenme başladı.
Atahualpa geliyordu. Önde yolu süpüren hizmetliler, ardından renkli tunikler içinde saf saf ilerleyen adamlar, şarkı söyleyen topluluklar. İmparator, omuzlarda taşınan bir tahtırevandaydı; üzeri kuş tüyleriyle ve dövme metal levhalarla kaplıydı. Yanındakilerin sayısı için tanıkların verdiği rakamlar birbirini tutmaz; meydana giren maiyet için birkaç binden sekiz bine kadar tahminler vardır. Kesin olan şudur: Cajamarca ovasında kamp kurmuş ordu, İspanyolların tümünden yüzlerce kat kalabalıktı ve tahtırevandaki adam, savaşarak kardeşi Huáscar'ı devirmiş, taze bir zaferin sahibiydi. Silahlı bir baskın beklemiyordu. Bir avuç yabancıyı görmeye geliyordu.
Meydana girdiğinde kimseyi bulamadı. Ne bir saf, ne bir selamlama. Yalnızca boş taşlar ve etrafı çevreleyen uzun yapıların karanlık kapı ağızları. Anlatılara göre "Nerede bunlar?" diye sordu. Cevap, tek bir adamın gölgeden çıkmasıyla geldi.
Vicente de Valverde, seferin Dominiken papazıydı; Toledo yakınlarındaki Oropesa doğumluydu ve yıllar sonra Cuzco'nun ilk piskoposu olacaktı. Yanında bir çevirmenle, elinde bir kitapla ilerledi. Çevirmen büyük olasılıkla Felipillo adıyla anılan, kıyı bölgesinden alınmış genç bir yerliydi; İspanyolcayı yolda, kulaktan öğrenmişti.
Valverde'nin söyleyecekleri, kişisel bir teklif değildi. 1513'te hukukçu Juan López de Palacios Rubios tarafından kaleme alınan ve "Requerimiento" adıyla bilinen resmî bir metnin özüydü bu. Dünyanın yaratılışından başlar, Roma'daki Papa'nın yetkisini, onun bağışıyla bu toprakların Kastilya Kralı'na verildiğini anlatır ve karşıdakini Kilise'yi ve Kral'ı tanımaya çağırırdı. Kabul edilirse barış; edilmezse savaş ve savaşın bütün sonuçları, hukuken reddedenin sorumluluğunda sayılırdı. İspanyol tarafı için bu belge bir formaliteden ibaret değildi; yapılacak her şeyin yasal zeminiydi.
Ama o metnin karşıya nasıl ulaştığı bambaşka bir sorundur. Teslis, günah, papalık, imparatorluk vekâleti; bunların Quechua'da karşılığı yoktu. Genç çevirmenin bildiği İspanyolca ise sıradan, gündelik bir İspanyolcaydı. Tahtırevandaki adam, muhtemelen kendisine gökyüzünden ve uzak bir hükümdardan söz edildiğini, kendisinden bir tür bağlılık istendiğini anladı. Güneş'in oğlu sayılan, on binlerce askerin ortasında duran bir imparatorun bunu nasıl karşıladığını tahmin etmek zor değildir.
Atahualpa, bu yetkinin nereden geldiğini sordu. Valverde elindeki kitabı gösterdi. Kaynaklar bu kitabın bir İncil mi, yoksa papazın günlük dua kitabı olan bir breviarium mu olduğunda anlaşamaz. İmparator kitabı istedi. Sonrasında olanlar, tanıktan tanığa değişir. Bazı anlatılara göre tokasını açmayı beceremedi, Valverde yardım etmek için uzandı, o da kolunu itti. Bazılarına göre sayfaları çevirdi, kulağına götürdü ve kendisine "konuşacağı" söylenen nesneden hiçbir ses gelmeyince yere fırlattı. Pizarro'nun kâtibi Francisco de Xerez, Cristóbal de Mena, Miguel de Estete, Pedro Pizarro; hepsi ayrıntıda ayrışır. Kırk yıl sonra İnka tarafından Titu Cusi Yupanqui'nin aktardığı versiyon ise sahneyi büsbütün başka bir ışıkta gösterir. Tarafsız bir tanık yoktur. Bütün anlatıların birleştiği tek nokta şudur: kitap yere düştü.
Bazı kayıtlara göre Atahualpa aynı anda başka bir şey daha yaptı. Yabancıların kıyıdan buraya gelirken aldıklarının, tükettiklerinin hesabını sordu; her şeyin geri verilmesini istedi. Yani onun gözünde konu ilahiyat değil, izinsiz girilen bir ülkeydi ve hesap soran taraf kendisiydi.
Valverde eğilip kitabı yerden aldı. Sonra döndü ve meydanın kenarındaki yapıya, Francisco Pizarro'nun beklediği yere doğru yürüdü; kimi anlatılara göre koşarak. Orada söylediği sözler, sonraki yüzyıllarda en çok tartışılan cümlelerden biri oldu: hıristiyanlara dışarı çıkmalarını, saldırmalarını söylediği aktarılır. Papazın bunu tam olarak hangi kelimelerle dile getirdiği bilinmiyor; ama İspanyol hukuku açısından gerekli olan işlem tamamlanmıştı. Teklif sunulmuş, reddedilmişti. Bundan sonrası, o hukuk anlayışına göre "meşru savaş" sayılacaktı.
Pizarro için bu bir sürpriz değildi. Bir gece önce planı adamlarına anlatmış, herkesin yerini tek tek belirlemişti; süvariler üç bölük hâlinde yapıların içine gizlenmiş, Pedro de Candía birkaç küçük topla ve borazancılarla yüksekteki mevziye yerleştirilmişti. Beklenen tek şey işaretti.
Meydanda alacakaranlık çökerken, tahtırevandaki adam hâlâ orada duruyordu. Etrafındaki binlerce kişi tören kıyafetleri içindeydi; savaşa değil, bir karşılaşmaya gelmişlerdi. Yapıların kapı aralarında ise dizginler sıkılmış, mızraklar indirilmiş, kılıçlar çekilmişti.
Pizarro elindeki beyaz mendili kaldırdı. Borazan öttü ve Candía'nın topları meydana ateş açtı.
Kitap tozlu zemine düştüğünde, meydanda hiçbir şey olmadı. Bir an, belki iki. Vicente de Valverde eğilip yerden aldığı breviyerini göğsüne bastırdı ve hızlı adımlarla geri çekildi; taş binaların gölgesinde bekleyen adamlarına doğru bağırdığı sözler, o günden sonra yüzyıllarca tartışılacaktı. Atahualpa tahtırevanının üzerinde dimdik oturuyordu. Etrafındaki binlerce kişi, imparatorlarının ne diyeceğini bekliyordu. 16 Kasım 1532 günü, ikindi güneşi Cajamarca'nın çevresindeki dağların ardına inmeye hazırlanıyordu.
Francisco Pizarro elindeki beyaz bezi kaldırdı.
O işaretle birlikte meydanın kenarındaki küçük kalede mevzilenmiş Rodoslu Pedro de Candía, yanındaki topçularla birlikte falkonetlerin ateşini verdi. And Dağları'nın bu yüksek vadisinde daha önce hiç duyulmamış bir gürültü, taş duvarlar arasında yankılanarak katlandı. Aynı anda borazanlar öttü, çıngıraklar çınladı ve İspanyolların günlerdir gizlendiği yapıların kapılarından "Santiago!" naraları yükseldi.
Sonra atlar geldi.
62 süvari, dar kapılardan meydanın ortasına doğru boşaldı. Hayvanların koşum takımlarına bilerek çıngıraklar bağlanmıştı; ses, tozla ve barut dumanıyla karışarak bir kaosa dönüştü. Bu, And halkının tarihinde ilk defa karşılaştığı bir manzaraydı: dört ayaklı, insan taşıyan, üzerine mızrak uzatan bir varlık. İmparatorlukta at yoktu. Tekerlek yoktu. Demir yoktu. Toledo çeliğinden dövülmüş kılıçlar, dokuma pamuk zırhlara ve tunç başlı topuzlara karşı kullanılmak üzere tasarlanmamıştı; ama o gün karşılarında zırh bile yoktu.
Çünkü meydandaki insanlar savaşmaya gelmemişti. Atahualpa'nın yanında getirdiği maiyet büyük ölçüde törensel bir alaydı: nakışlı tunikler giymiş saray adamları, şarkıcılar, dansçılar, hizmetkârlar, bölge yöneticileri. Silahları ya yoktu ya da tunikleri altına gizlenmiş küçük baltalar ve sapanlardan ibaretti. İmparatorun 80 bin kişilik ordusu, birkaç kilometre ötede, kaplıcaların yanındaki karargâhta çadırlarında bekliyordu.
Cajamarca meydanı ise bir tuzaktan farksızdı. Üç yanı uzun taş duvarlarla ve yapılarla çevriliydi, çıkışlar dardı. İçeriye giren binlerce kişi, süvarilerin baskısıyla merkeze doğru sıkıştı. İspanyol tanıkların kendi kayıtlarına göre bu bir muharebe değil, bir kırımdı. Pizarro'nun kâtibi Francisco de Xerez, o gün tek bir yerlinin bile İspanyollara karşı silah kaldırmadığını yazacaktı.
Piyadeler tahtırevana doğru ilerledi. Atahualpa'yı taşıyan soylular, mavi giysileriyle omuzlarındaki yükü bırakmadılar. Kılıç darbeleriyle kolları kesildiğinde, arkalarındaki adamlar öne çıkıp tahtırevanın altına girdi. Sonra onlar da düştü, yerlerini yenileri aldı. Bu, kayıtlara geçen en sarsıcı ayrıntılardan biridir: İmparatorun yere düşmemesi için sıra sıra ölmeyi kabul eden bir hiyerarşi. Papağan tüyleriyle ve altın levhalarla süslü tahtırevan, sonunda yan yatarak devrildi.
Pizarro, adamlarına imparatoru canlı istediğini bağırıyordu. Ölü bir Atahualpa hiçbir işe yaramazdı. Kalabalığın içinde bir İspanyol kılıcı imparatora doğru savrulduğunda, Pizarro elini uzatarak darbeyi karşıladı ve elinden yaralandı. O gün yara alan tek İspanyol, seferin komutanıydı. Atahualpa, boynundaki nişanlar koparılarak tahtırevandan indirildi ve bir binaya götürüldü. Birkaç saat önce And Dağları'nın en büyük imparatorluğunun mutlak hükümdarı olan adam, artık bir esirdi.
Meydanda kaçış paniği sürüyordu. Kalabalığın basıncıyla duvarlardan birinin bir bölümü yıkıldı; insanlar açılan gedikten ovaya doğru döküldü. Süvariler onları takip etti. Kovalamaca, hava kararana kadar devam etti. Çatışmanın başlangıcından sonuna kadar geçen süre için kaynaklar iki saatten kısa bir zaman verir; bazıları güneşin batışıyla birlikte her şeyin bittiğini söyler.
Ölü sayısı konusunda tanıklar birbirini tutmaz. Xerez 2 bin civarında bir rakam yazar; başka İspanyol anlatıları 6 bin ile 7 bin arasında sayılar verir. Ölenlerin arasında Atahualpa'nın en yakın danışmanları, bölge valileri ve seferin kurmayları vardı. İspanyol tarafında ölü yoktu.
Ve asıl soru burada başlar: Birkaç kilometre ötede bekleyen 80 bin kişilik ordu neden harekete geçmedi?
Cevap, İnka devletinin işleyişinde saklıdır. Tahuantinsuyu, Sapa İnka'nın şahsında merkezileşmiş bir sistemdi. Emir zincirinin en tepesindeki kişi hem siyasi hem dini otoriteydi; onun iradesi olmadan büyük birliklerin kendi başına saldırıya geçmesi, bu düzenin mantığına aykırıydı. İmparator ele geçirildiği anda, ordu emir alacağı makamı kaybetmişti. Dahası, o ordunun bir bölümü aylardır süren kardeş savaşından yeni çıkmıştı ve komutanların bir kısmı hâlâ ülkenin güneyinde, Huáscar'ın adamlarıyla uğraşıyordu. Karargâhtaki birlikler, gece boyunca kımıldamadan bekledi.
168 adam bir imparatorluğu tek bir çarpışmada yıkmadı. Onların yaptığı şey, iki yüz metre kare taşlık bir alanda, imparatorluğun bütün ağırlığını taşıyan tek insanı ele geçirmekti. Barut, çelik ve at bu işi mümkün kılan araçlardı; ama belirleyici olan, hedefin ordu değil, tek bir beden olarak seçilmesiydi.
O gece Cajamarca'da meşaleler yandı. İspanyollar, esirlerinin önünde yemek yediler. Ve Atahualpa, tutulduğu odanın duvarlarına bakarken, bu adamların gerçekte ne istediğini anlamaya başlamıştı bile.
Meydanı kaplayan barut dumanı dağıldığında, Cajamarca'nın taş zemininde yatan yüzlerce ölünün arasında tek bir gerçek ayakta kalmıştı: Tahuantinsuyu'nun efendisi artık kendi ülkesinde bir tutsaktı. 16 Kasım 1532 akşamı Atahualpa, birkaç saat önce hor gördüğü adamların gözetiminde bir odaya kapatıldı. Ona hizmet edenler yanındaydı, giysileri, eşleri, hizmetkârları hâlâ yerli yerindeydi; ama kapının dışında miğferli nöbetçiler bekliyordu.
Tutsak imparator, kısa sürede fatihleri anlamaya başladı. Bu yabancıların tapınakları, ölüleri, kutsal heykelleri umursamadığını; gözlerinin yalnızca tek bir maddede parladığını gördü. And halkları için altın bir zenginlik ölçüsü değil, güneşin teridir; gümüş ise ayın gözyaşı. Bu insanlar içinse altın bambaşka bir şeydi, açlığı hiç dinmeyen bir şey.
İşte bu kavrayışın ardından tarihin en cüretkâr pazarlıklarından biri yapıldı. Atahualpa, tutulduğu odanın duvarına yaklaştı ve kolunu kaldırabildiği kadar yukarı kaldırıp bir çizgi gösterdi. Bu çizgiye kadar odayı altınla dolduracağını, aynı odayı iki kez de gümüşle doldurtacağını söyledi. Fetih kronikçisi Francisco de Xerez'in yazdığına göre oda yaklaşık 22 ayak uzunluğunda, 17 ayak genişliğindeydi. Pizarro teklifi kabul etti ve bir noter çağrıldı; sözleşme usulünce kayda geçirildi.
Ardından imparatorluğun damarları tersine akmaya başladı. Yollarda, o mükemmel taş döşeli kraliyet güzergâhlarında, sırtlarında sandıklar taşıyan hamallar ve lama kervanları Cajamarca'ya doğru süzüldü. Cusco'dan, Pachacamac'tan, Jauja'dan, tapınaklardan ve saraylardan yüzyılların birikimi sökülüp getirildi. Hernando Pizarro, kıyıdaki büyük Pachacamac kâhin tapınağına gitti ve orayı boşalttı. Üç İspanyol askeri, Martín Bueno, Pedro Martín de Moguer ve Juan de Zárate, tahtırevanlarla Cusco'ya taşındı; Coricancha'nın, Güneş Tapınağı'nın duvarlarını kaplayan yaklaşık 700 altın levhayı bakır kaldıraçlarla söktüler.
Gelenler yalnızca külçe değildi. Testiler, tabaklar, heykelcikler, kadeh biçimli kaplar, altından örülmüş mısır koçanları ve lamalar, kuş ve bitki biçimli işlemeler geldi. Bir kıtanın kuyumculuk geleneği, kuşaklar boyu biriktirilmiş bir sanat hafızası, avluya yığıldı. Sonra ocaklar kuruldu. Yerli ustalar, kendi atalarının yaptığı eserleri eritmek üzere çalıştırıldı. Dokuz ocak günlerce yanmaya devam etti; kayıtlara göre günde yaklaşık 60.000 peso değerinde metal eritiliyordu ve bu iş bir aydan uzun sürdü. Cajamarca'nın havasına aylarca eriyen metalin kokusu sindi. Yıllar sonra kronikçi Pedro Cieza de León, yok edilen bu eserlerin ardından duyduğu hayıflanmayı kâğıda dökecekti.
Bekleyiş uzadıkça İspanyol kampında sabırsızlık büyüdü. Altın yeterince hızlı gelmiyordu; kimileri Atahualpa'nın oyalandığından, dağlarda gizli bir ordunun toplandığından söz etti. İmparator ise mesafeleri anlatıyordu: Cusco 1.000 kilometreden uzaktı ve kervanlar ayak hızıyla yürüyordu.
Bu tuhaf aylarda tutsakla tutsak edenler arasında garip bir yakınlık da doğdu. Atahualpa İspanyolca birkaç söz öğrendi, satranç ve zar oyunlarını tanıdı, Hernando de Soto ile arkadaşlık kurdu. Kronikçilerin naklettiği bir hikâyeye göre, yazının sırrını merak edip bir askere tırnağına bir kelime yazdırdı ve bunu gördüğü herkese okuttu; aynı kelimeyi Pizarro'ya gösterdiğinde ise cevap alamadı, çünkü kumandan okuma yazma bilmiyordu. Anlatıya göre imparatorun gözünde Pizarro o an biraz küçüldü.
Aynı aylarda, kuzeye getirilmekte olan kardeşi Huáscar da yolda öldürüldü. İspanyolların iki kardeşi karşılaştırma ihtimali, esaretteki bir hükümdar için taşınamayacak kadar ağır bir riskti.
Nihayet 1533 yazının başında hesap kapandı. Kayıtlara geçen rakam sarsıcıydı: yaklaşık 13.420 libre altın ve 26.000 libre gümüş; İspanyol muhasebe diliyle 1.326.539 peso altın ve 51.610 mark gümüş. Yani kabaca 6 ton altın ve bunun iki katından fazla gümüş. Önce imparator Şarlken'in payı, o meşhur kraliyet beşte biri ayrıldı; bu pay Hernando Pizarro ile birlikte İspanya'ya, Sevilla'ya doğru yola çıktı ve haberi duyan Avrupa'da Peru adı bir efsaneye dönüştü.
Kalanı 168 kişi arasında bölüşüldü. Bir piyade eri yaklaşık 4.440 peso altın ve 180 mark gümüş aldı; atlı olanların payı bunun iki katıydı. Francisco Pizarro'ya 57.220 peso altın, 2.350 mark gümüş ve Atahualpa'nın altın tahtırevanı düştü. Bir domuz çobanının oğlu olduğu söylenen adam, artık İspanya'nın en zengin insanlarından biriydi. Kilisenin, papaz Valverde'nin ve tercümanların payları da ayrıldı. Nisan ayında 150 kadar adamıyla Cajamarca'ya ulaşan Diego de Almagro'nun bölüğü ise bu paylaşımın dışında kaldı; onlara yalnızca küçük bir teselli payı verildi. Ortaklar arasında yıllar sonra kan dökülecek husumetin ilk tohumu, işte o gün bu masada atıldı.
Oda dolmuştu. Sözleşme yerine getirilmişti. Geriye tek bir soru kalıyordu ve bu soru, altınla ölçülemeyecek kadar ağırdı: fidyesini ödemiş bir imparatorla ne yapılacaktı?
Cajamarca'nın küçük meydanında kurulan ocaklar haftalarca söndürülmedi. Kuyumcu ustaları, İmparatorluğun dört bir yanından gelen kupaları, levhaları, hayvan figürlerini, tapınak duvarlarından sökülmüş altın kaplamaları tek tek eritti. Bir uygarlığın bütün estetiği, birbirinin aynı külçelere dönüştü. Haziran 1533'te paylaşım tamamlandığında, sıradan bir piyade neredeyse ömrünün geri kalanını güvence altına alacak kadar altın ve gümüş almıştı; atlılar bunun iki katını. Kralın beşte birlik payı sandıklara yerleştirildi ve Hernando Pizarro bu yükle İspanya yoluna çıktı. Oda boşaldı. Ve oda boşaldığı an, Atahualpa'nın elindeki tek koz da tükendi.
Kampta hava değişmişti. Nisan 1533'te Diego de Almagro, yanında yaklaşık 150 adamla Cajamarca'ya ulaşmıştı. Bu adamlar ne meydandaki baskında bulunmuş ne de fidyeden pay almışlardı; ganimeti bölüşenlerin sofrasına geç kalmış misafirler gibiydiler. Onlar için tutsak imparator bir hazine değil, bir engeldi. İleriye, Cuzco'ya yürümek gerekiyordu ve bu yürüyüşte arkada bir hükümdarı canlı bırakmak, kimsenin göze almak istemediği bir hesaptı.
Sonra söylentiler başladı. Kuzeyden, Quito'dan bir ordunun yaklaştığı, komutan Rumiñahui'nin binlerce savaşçıyla dağları indiği konuşuluyordu. Geceleri nöbetler ikiye katlandı; atlar eyerli uyutuldu. Francisco Pizarro, haberin aslını öğrenmek için Hernando de Soto'yu bir müfrezeyle Huamachuco yönüne gönderdi. Soto yoldayken, kampta karar çoktan olgunlaşmıştı. Yerli tercümanların aktardığı bilgiler, korku ve çıkarın süzgecinden geçerek bir komplo iddiasına dönüşmüştü.
Temmuz 1533'te aceleyle bir yargılama düzenlendi. Suçlamalar arasında kardeşi Huáscar'ın esaretteyken öldürtülmesi, tahtı gasp etmek, putperestlik, çok eşlilik ve İspanyollara karşı ayaklanma hazırlamak vardı. Bunların bir kısmı And hukukunda suç bile değildi; bir kısmı ise İspanya kralının hiçbir zaman tebaası olmamış bir hükümdara uygulanamayacak ölçütlerdi. Yine de kampta buna itiraz edenler oldu. Bazı İspanyollar, imparatorun yargılanma yetkisinin ancak Kral 5. Karl'a ait olduğunu, meselenin İspanya'ya havale edilmesi gerektiğini savundu ve bir karşı çıkış metnine imza attı. Ama sayıca azdılar, Soto meydanda değildi ve tutsağa en yakın duran Hernando Pizarro çoktan okyanusa açılmıştı.
26 Temmuz 1533 akşamı, Atahualpa zincirlerle meydana getirildi. Aylarca satranç benzeri oyunları öğrendiği, İspanyolca kelimeler topladığı, kâğıt üzerindeki işaretlerin sesleri nasıl taşıdığına şaşırdığı o küçük odadan çıkarılıp, sekiz ay önce tahtırevanının devrildiği taşların üzerine getirildi. Meşaleler yakılmıştı. Karar okundu: yakılarak idam.
Onu asıl sarsan ölüm değildi. And inancında bedenin bütünlüğü, ölümden sonraki varlığın şartıydı; imparatorların cesetleri mumyalanır, saraylarında ağırlanır, bayramlarda meydana çıkarılır, kendilerine yiyecek ve içecek sunulurdu. Ateş, bu sürekliliği tümüyle yok ediyordu. Papaz Vicente de Valverde araya girdi ve vaftizi kabul ederse cezanın hafifletileceğini, boğularak öldürüleceğini bildirdi. Atahualpa kabul etti. Üzerine su döküldü ve ona Francisco adı verildi; onu tutsak eden adamın adı.
Ardından direğe bağlandı, boynuna ilmik geçirildi ve döndürülen bir sopayla sıkılan halka birkaç dakika içinde işini bitirdi. Tahuantinsuyu'nun hükümdarı, kendi imparatorluğunun ortasında, yabancı bir dilde kendisine verilen bir isimle öldü. Ertesi gün Cajamarca'da Hristiyan usulüyle bir cenaze töreni yapıldı; Pizarro yas giysisiyle katıldı. Ama tören biter bitmez, imparatorun adamları cesedi alıp kuzeye, Quito yönüne götürdüklerini anlatan kayıtlar vardır. Nereye gömüldüğü bugün hâlâ bilinmiyor.
Sonrası hızlı oldu. Pizarro, Huayna Cápac'ın oğullarından Túpac Huallpa'yı tahta çıkardı; genç adam birkaç ay içinde öldü. Yerine Manco Inca geçirildi. Kasım 1533'te İspanyollar Cuzco'ya girdi. Fakat kukla hükümdarlık planı tutmadı: Manco Inca 1536'da ayaklandı, on binlerce savaşçıyla Cuzco'yu ve Lima'yı kuşattı, kuşatma çözülünce Vilcabamba'nın ormanlarına çekildi. Orada kurulan direniş devleti 1572'ye kadar yaşadı; son hükümdar Túpac Amaru o yıl Cuzco meydanında idam edildi. And Dağları'nda İnka egemenliğinin resmî sonu, Cajamarca'dan tam 39 yıl sonra geldi.
Kararın bedeli, onu verenlere de kesildi. İspanya'ya ulaşan haberler karşısında Kral 5. Karl, bir hükümdarın bu şekilde öldürülmesinden memnuniyetsizliğini bildirdi. Fatihler kısa sürede birbirine düştü: Almagro 1538'de Pizarro kardeşlerle giriştiği iç savaşta yenilip idam edildi, Francisco Pizarro 1541'de Lima'daki evinde Almagro yandaşlarınca öldürüldü, Valverde aynı yıl kıyıda hayatını kaybetti. Cajamarca'da bölüşülen altının çoğu, Avrupa'nın savaş borçlarını ödemekte eridi gitti.
Geriye, dağ köylerinde yüzyıllarca fısıldanan bir inanç kaldı: İnkarrí. Parçalanmış hükümdarın toprağın altında yavaş yavaş yeniden bütünlendiği, günü gelince ayağa kalkıp dünyayı eski düzenine döndüreceği anlatısı. Bu, bir kehanetten çok bir hafıza biçimiydi; kaybedilenin unutulmayı reddetmesiydi.
Cajamarca'da yaşananlar, 168 adamın cesaretiyle açıklanabilecek bir hikâye değildir. Salgın hastalıkla zayıflamış bir nüfus, henüz yaraları kapanmamış bir taht kavgası, İmparatorluğun boyunduruğundan kurtulmak isteyen halklar, ateşli silah ile atın yarattığı ilk şok ve her şeyden önce hükümdarın bedeninde toplanmış merkezî bir otorite... Bunların hepsi aynı öğleden sonra üst üste geldi. Bir imparatorluk tek bir adamla ayakta duruyorsa, o adamın düştüğü an her şeyin düştüğü andır. 16 Kasım 1532'de Cajamarca meydanında olan buydu. 26 Temmuz 1533 akşamı ise yalnızca defter kapandı.
Nöron Tarih'te bugünkü yolculuğumuzun sonuna geldik. Geçmişi anlamak, bugünü daha iyi anlamaktır. Yarın, yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.