2026-08-20 · 11 dk
1799'da Napolyon'un Mısır seferi sırasında Reşid kentinde bulunan üç yazılı granit levhanın, bin beş yüz yıldır okunamayan Mısır hiyerogliflerinin çözülmesine giden yolu nasıl açtığını anlatır. Bölüm, taşın Fransızlardan İngilizlere geçişinden Thomas Young ile Jean-François Champollion arasındaki sessiz yarışa ve 1822 Eylül'ünde şifrenin kırıldığı ana uzanır.
rosetta taşıhiyeroglifchampollionmısırdil bilimiBir imparatorluk kurmaya gelen ordu, tarihin en değerli ganimetini bir duvar tamiratı sırasında buldu: üzerinde aynı metnin üç ayrı yazıyla kazındığı bir granit parçası. Onu okuyabilen son insan öleli bin beş yüz yıl olmuştu. Ve şifreyi kıran adam, çözdüğü anda kardeşinin ayakları dibine yığılacaktı.
1799 yazında Nil deltasının batı kolunda, denize açılan bir liman kasabasının kıyısında Fransız askerleri bir duvarı yıkıyordu. Yer, Arapların Reşid dediği, Avrupalıların Rosetta diye telaffuz ettiği kasabaydı; İskenderiye'nin yaklaşık 65 kilometre doğusunda, tuzlu rüzgârın ve sivrisineğin ortak vatanı. Napolyon Bonapart bir yıl önce, 1798'de, 30 binden fazla askerle Mısır'a çıkmıştı ve yanında alışılmadık bir kalabalık daha getirmişti: matematikçiler, mühendisler, ressamlar, botanikçiler, mineraloglar. Ordunun arkasından yürüyen bu 160'ı aşkın bilim insanı, askerlerin alaycı diliyle "eşekler"di. Napolyon Kahire'de onlar için Institut d'Égypte adında bir kurum kurmuştu. Sefer askerî olarak çoktan çıkmaza girmişti; Nelson, Fransız donanmasını Abukir'de yakmış, ordu kendi fethettiği ülkede mahsur kalmıştı. Geriye kalan iş, savunmayı tahkim etmek ve mümkünse bu ülkeyi anlamaktı.
Reşid'deki eski Memlûk kalesi de bu yüzden onarılıyordu; Fransızlar buraya kendi komutanlarından birinin adını verip Julien Kalesi diyorlardı. Duvar sökülürken taşların arasından siyaha çalan, ağır, kırık bir blok çıktı. Bloğun bir yüzü düzeltilmiş ve baştan aşağı yazıyla kaplanmıştı. Bunu fark eden, mühendis subay Pierre-François Xavier Bouchard oldu. Onu diğerlerinden ayıran şey, taşta yazı olduğunu görmesi değildi; yazının tek çeşit olmadığını görmesiydi.
Blok yaklaşık 112 santimetre yüksekliğinde, 76 santimetre eninde, 28 santimetre kalınlığındaydı ve yaklaşık 760 kilogram geliyordu. Sonradan anlaşılacağı gibi malzemesi granodiyoritti. Üstü kırıktı, sol üst köşesi ve sağ alt köşesi eksikti; yani ele geçen şey en baştan bir parçaydı. Yüzeyde üç ayrı yazı bandı vardı. En üstte, kopuk ve eksik, 14 satır hiyeroglif. Ortada 32 satırlık, akıcı, el yazısına benzer bir yazı; buna demotik deniyordu, eski Mısır'ın gündelik kâtip yazısıydı. En altta ise 54 satır, gayet okunaklı, herhangi bir Avrupalı klasik eğitimli adamın tanıyabileceği bir yazı: eski Yunanca.
Bunun ne demek olduğu ilk anda kavrandı. Yunanca okunabiliyordu. Hiyeroglif okunamıyordu. Ve eğer bu üç metin aynı şeyi söylüyorsa, elde 14 yüzyıldır kimsenin yapamadığı şeyin anahtarı olabilirdi. Çünkü hiyeroglifin sesi, Mısır'ın Hıristiyanlaşıp tapınakların kapanmasının ardından, 4. yüzyılın sonlarından itibaren susmuştu. Bilinen son hiyeroglif yazıt 394 yılına tarihlenir. Ondan sonrası 1400 yıl süren bir sessizlikti. Avrupa bu boşluğu hayal gücüyle doldurmuştu: hiyerogliflerin harf değil, saf sembol olduğu, her işaretin mistik bir fikri temsil ettiği, Mısır rahiplerinin evrenin sırlarını bu resimlere şifrelediği kabul ediliyordu. 17. yüzyılda Cizvit âlim Athanasius Kircher bu varsayımla yüzlerce sayfa yazmış, tek bir işareti bile doğru okuyamamıştı.
Taş hızla Kahire'ye, Institut d'Égypte'e gönderildi. Buluntu Eylül 1799'da ordunun gazetesi Courrier de l'Égypte'te duyuruldu. Kahire'deki bilginler taşın kopyasını çıkarmak için ustaca bir yöntem kullandılar: mucit Nicolas-Jacques Conté, taşın kendisini dev bir baskı kalıbı gibi kullanıp yüzeyi mürekkepleyerek kâğıda geçirdi. Böylece taş daha Mısır'dan çıkmadan, metninin kopyaları Paris'e ve oradan Avrupa'nın öbür başkentlerine yola çıkmış oldu. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü taşın fiziksel kaderi ile metninin kaderi o andan itibaren birbirinden ayrılır.
Yunanca metin okunduğunda ortaya çıkan içerik, beklentiyle karşılaştırıldığında neredeyse hayal kırıklığıydı. Ne bir sır, ne bir dua, ne bir destan. Mısır'ın dört bir yanından Memphis'te toplanan rahiplerin çıkardığı bir kararnameydi. Tarihi 27 Mart 196'ydı, milattan önce. Henüz 13 yaşlarındaki kral 5. Ptolemaios Epiphanes'in Memphis'te bir gün önce yapılan geleneksel Mısır tâcı giyme törenini onurlandırıyor, kralın tapınaklara bağışladığı gelirleri, affettiği vergileri, saldığı mahkûmları sayıyor, Likopolis'te bastırılan isyanı zaferle anıyor ve karşılığında kralın her tapınakta bir heykelinin dikilmesini, kültünün kurulmasını buyuruyordu. Kararnamenin sonunda ise, tam olarak taşı taş yapan cümle vardı: bu metnin kutsal yazıyla, halk yazısıyla ve Yunan yazısıyla sert taşa kazınıp ülkenin bütün büyük tapınaklarına dikilmesi emrediliyordu. Yani üç dilli oluşu bir tesadüf değildi. Bir bürokrasi talimatıydı.
Napolyon, taş bulunduktan bir ay sonra ordusunu bırakıp gizlice Fransa'ya döndü; ilerideki hesabı Mısır değil, Paris'ti. Geride kalan kuvvetlerin başına sonunda Komutan Jacques-François Menou geçti. Menou Mısır'da İslâmı seçmiş, Abdullah adını almış, bir Mısırlı kadınla evlenmişti; ülkeyi bir Fransız eyaleti gibi yönetmeye kalkışıyordu. Ama 1801 baharında İngiliz ve Osmanlı kuvvetleri karaya çıktı, Fransızlar üst üste yenildi ve iş İskenderiye kuşatmasına vardı. Ağustos sonunda Menou teslim şartlarını görüşmek zorunda kaldı.
Anlaşmanın 16. maddesi, bugün müzelerin kaderini tartışan herkesin ezbere bildiği bir cümledir: Fransızların İskenderiye'de topladığı bütün antikalar ve bilimsel koleksiyonlar İngilizlere devredilecekti. Bilginler ayaklandı. Üç yıldır Nil boyunca ölçtükleri, çizdikleri, kazdıkları her şeyin bir savaş ganimeti gibi el değiştirmesine dayanamadılar. Zoolog Étienne Geoffroy Saint-Hilaire İngiliz komutanlığa haber gönderip koleksiyonları teslim etmektense yakacaklarını, tarihe İskenderiye Kütüphanesi'ni yakanların yanına yeni bir isim yazdırmaya hazır olup olmadıklarını sordu. Bu tehdit kısmen işe yaradı: bilginlerin kendi notları, çizimleri, herbaryumları onlara bırakıldı. Ama taş bırakılmadı.
Menou ayrı bir taktik denedi. Taşın kamu malı değil, kendi şahsî mülkü olduğunu ileri sürdü ve hasır sarılmış halde İskenderiye'deki konutunda tuttu. İngiliz tarafında işi çözmek Albay Tomkyns Hilgrove Turner'a düştü. Turner bir müfreze askerle Menou'nun evine gidip taşı aldı; sokaklarda bir top arabasına yüklenip limana götürüldü. Turner taşı, Fransızlardan ele geçirilmiş bir fırkateyn olan L'Égyptienne'e bindirdi ve Şubat 1802'de Portsmouth'a demirledi.
Sonrasında olanlar, taşın neden hem bir bilim nesnesi hem bir siyaset nesnesi olduğunu iyi gösterir. 11 Mart 1802'de taş, Turner'ın da üyesi olduğu Londra Antikacılar Cemiyeti'ne teslim edildi. Cemiyet vakit kaybetmeden alçı kalıplarını çıkarttırıp kopyalarını Oxford, Cambridge, Edinburgh ve Dublin üniversitelerine gönderdi; Yunanca metnin İngilizce çevirisi aynı yıl âlimlerin eline geçti. Aynı anda Fransa'da Conté'nin baskıları elden ele dolaşıyordu. Böylece taşın metni, taşın kendisinden çok daha hızlı ve çok daha demokratik biçimde yayıldı; Avrupa'nın her filoloğu artık aynı bilmeceye aynı masadan bakabiliyordu.
1802'nin sonlarına doğru taş British Museum'a taşındı ve o gün bugündür orada. Müze, gelişinin hemen ardından taşın sol yan yüzüne beyaz boyayla "1801'de Britanya Ordusu tarafından Mısır'da ele geçirildi", sağ yan yüzüne de "Kral 3. George tarafından bağışlandı" yazdırdı. Bu iki cümle, 2000 yıllık bir rahip kararnamesinin üstüne 19. yüzyıl imparatorluk siyasetinin attığı imzadır. Bugün müze taşı, bu boyalı yazılarla birlikte sergiler.
Ve tam burada, elinizde artık taşın kendisi de metni de varken, esas zorluk başlar. Herkes Yunancayı okuyabiliyordu. Herkes Yunancanın ne dediğini biliyordu. Hiç kimse yukarıdaki 14 satırın hangi işaretinin aşağıdaki hangi kelimeye karşılık geldiğini bilmiyordu. Elde bir sözlük yoktu, bir gramer yoktu, dilin nasıl telaffuz edildiğine dair bir ipucu yoktu. Bir çevirinin varlığı, çeviriyi hizalamaya yetmiyordu. Bundan sonraki 20 yıl, bu hizalama kavgasıdır.
İlk gerçek gedik demotikte açıldı. 1802'de Paris'te, dönemin en saygın Doğu dilleri uzmanı Antoine-Isaac Silvestre de Sacy ile onun İsveçli öğrencisi Johan David Åkerblad kopyalar üzerinde çalışmaya koyuldu. Yöntem basitti ve doğruydu: Yunanca metinde özel adlar geçiyordu; özel adlar hiçbir dilde çevrilmez, seslendirilir. Öyleyse ortadaki demotik metinde de bu adlar ses ses yazılmış olmalıydı. Åkerblad iki ay içinde demotik metindeki bütün özel adları yerinde tespit etti, birkaç kelimeyi daha okudu ve incelediği 29 işaretin 14'ünün ses değerini doğru saptadı. Ama sonra durdu; çünkü demotiğin tümüyle alfabetik olduğunu varsaymıştı ve bu varsayım onu ilerlemekten alıkoyan duvara çarptırdı. Silvestre de Sacy meseleden umudunu kesti; bu bilmecenin bilimsel olarak çözülemeyeceği kanaatine vardı.
1814'te işe İngiltere'den, kimsenin Mısırbilimci saymayacağı biri girdi. Thomas Young hekimdi, fizikçiydi ve ışığın dalga doğasını gösteren çift yarık deneyiyle bilim tarihine adını çoktan yazdırmıştı; göz merceğinin odaklanmasından esneklik modülüne kadar birbirinden uzak alanlarda çalışmıştı. Mısır yazısı onun için bir tür tatil uğraşıydı, ama çok metodik bir tatil uğraşı.
Young'ın ilk büyük katkısı, o zamana kadar ayrı diller sanılan hiyeroglif ile demotiğin akraba olduğunu, demotiğin hiyeroglifin elden düşmüş, hızlandırılmış hali olduğunu göstermesiydi. İkinci katkısı sayma alışkanlığından geldi: Yunanca metindeki
Nöron Tarih'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.