← Nöron Tarih

Kemik Savaşları: Dinozorlar Uğruna Yıkılan İki Hayat

2026-08-22 · 25 dk

▶ Spotify’de dinle

19. yüzyıl Amerika'sında paleontolog Edward Drinker Cope ile Othniel Charles Marsh arasındaki yirmi yıllık fosil rekabetini, Batı'nın kemik tarlalarında dinamitle patlatılan kazı alanlarından 1890'da gazete sayfalarına taşan karşılıklı suçlamalara uzanan çöküşü anlatır. Bölüm, bilimi yüzden fazla yeni dinozor türüyle zenginleştiren bu husumetin iki adamı da servetsiz ve itibarsız bırakışını ele alır.

bilim tarihipaleontolojidinozorrekabetamerika

Bölüm metni

İki adam dinozorları icat etmedi; onları birbirlerinden çalmak için yarıştılar. Kazdıkları çukurları dinamitle uçurdular, birbirlerinin işçilerine rüşvet verdiler, tarif ettikleri iskeletlerin kafasını yanlış yere taktılar. Ve biri ölürken kafatasını bilime bağışladı — sırf ötekinden daha büyük bir beyni olduğunu kanıtlamak için.

19. yüzyılın ortasında Amerika'nın doğa bilimleri başkenti Philadelphia'ydı. Şehrin merkezindeki Doğa Bilimleri Akademisi'nin tozlu salonlarında, dünyanın hiçbir müzesinde bulunmayan bir şey duruyordu: ayakta duran bir dinozor. 1858'de, Philadelphia'nın hemen dışındaki Haddonfield kasabasında, bir marn çukurunda bulunan kemikler Akademi'nin anatomisti Joseph Leidy'ye ulaşmıştı. Leidy o kemiklere Hadrosaurus foulkii adını verdi ve hayvanın iki ayak üstünde durduğunu öne sürdü. 1868'de heykeltıraş Benjamin Waterhouse Hawkins bu iskeleti alçı tamamlamalarla ayağa kaldırdığında, insanlık tarihinde ilk kez bir dinozor iskeleti bir müze salonunda dikiliyordu. Ziyaretçiler kuyruklar oluşturdu. Akademi kapılarını genişletmek zorunda kaldı.

O salonlarda dolaşan genç adamlardan biri Edward Drinker Cope'du. 1840'ta Philadelphia'da, varlıklı bir Quaker ailesinde doğmuştu. Babası Alfred Cope, oğlunun sakin bir çiftçi olmasını istiyordu; ona bir çiftlik bile aldı. Cope çiftliği kiraya verdi ve kemiklere döndü. Zekiydi, hızlıydı, sabırsızdı ve inanılmaz üretkendi; daha yirmili yaşlarının başında onlarca bilimsel makale yayımlamıştı. Amerikan İç Savaşı patladığında ailesi, Quaker inancı gereği silah tutmasını istemedi ve onu Avrupa'ya, üniversite müzelerini dolaşmaya gönderdi.

1863 yılında Berlin'de, kendisinden 9 yaş büyük bir Amerikalıyla tanıştı. Othniel Charles Marsh, Cope'un tam tersi bir hayattan geliyordu. 1831'de New York eyaletinin Lockport kasabasında, yoksul bir çiftçi ailesinde doğmuştu. Annesini küçük yaşta kaybetti. Onu kurtaran şey, dönemin en zengin bankerlerinden biri olan dayısı George Peabody'ydi. Peabody yeğeninin eğitimini üstlendi, Yale'e göndersin diye para verdi, sonra da Yale'e 150 bin dolarlık bir bağışta bulunarak bir doğa tarihi müzesi kurdurdu. 1866'da Marsh, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk paleontoloji profesörü oldu. Maaş almıyordu; almasına gerek yoktu.

Berlin'de günlerce birlikte vakit geçirdiler. Fosil konuştular, müze gezdiler, adres alışverişi yaptılar. Amerika'ya döndüklerinde mektuplaşmaya devam ettiler. Birbirlerine numuneler yolladılar, birbirlerinin çalışmalarını övdüler. O yılların en açık kanıtı, bilimde bir dostluk nişanı sayılan jesttir: Cope, tarif ettiği fosil bir omurgalıya marshii adını verdi; Marsh da bir mozasor türünü copeanus diye adlandırdı. Bilim tarihinde iki adamın birbirine verebileceği en kibar hediyeydi bu; adlarını birbirlerinin bulgularına kazımışlardı.

1868'de Marsh, New Haven'dan kalkıp Philadelphia'ya, Cope'u ziyarete geldi. Cope onu Haddonfield'a, kendi av sahasına götürdü. Bunlar sıradan kazı alanları değildi. New Jersey'nin yeşilimsi marn yatakları gübre üretimi için işletiliyordu; işçiler tarlalara serilecek çamuru kazarken Kretase denizlerinin kemiklerini de kürekliyorlardı. Cope yıllardır bu çukurların ustabaşlarıyla iyi geçiniyor, çıkan ilginç parçaların kendisine gelmesini sağlıyordu. Marsh çukurları gezdi, işçilerle konuştu, sorular sordu, not aldı.

Sonra New Haven'a döndü ve o çukurların yöneticilerine ayrı ayrı haber saldı: bundan sonra çıkan en iyi parçalar Philadelphia'ya değil, Yale'e gönderilecekti. Karşılığında para vardı. Anlaşma sessizce yürüdü. Cope, kendi arka bahçesi saydığı yataklardan gelen sevkiyatın kesildiğini fark ettiğinde, işin nereye gittiğini anlamıştı.

Bu, aralarındaki ilk çatlaktı ve tek başına bir dostluğu bitirmeye yetmezdi. Bilimde rekabet yeni bir şey değildi; iki hırslı adamın aynı çukurun başında kapışması da. Ama Cope'un o sıralarda üzerinde çalıştığı, Kansas'tan gelen bir sandık dolusu kemik vardı. O kemikler, iki adamın da hayatını değiştirecek, birini yıllarca peşini bırakmayacak bir utançla damgalayacak ve diğerine, o utancı bir silaha çevirmenin ne kadar kolay olduğunu öğretecekti.

1867 baharında, Kansas'ın batısındaki Fort Wallace'ta görevli 26 yaşındaki ordu doktoru Theophilus Turner, karargâhın yaklaşık 22 kilometre kuzeyindeki bir vadide, topraktan sıyrılmış devasa omurlara rastladı. Bunlar bilinen hiçbir hayvana benzemiyordu. Turner birkaç omuru bölgeden geçen bir jeologa emanet etti, o da Philadelphia'ya, Cope'a ulaştırdı. Cope'un cevabı hemen geldi: gerisini de gönderin, ne kadar varsa.

Turner, kışın ortasında bir asker müfrezesi ve at arabalarıyla vadiye döndü. Kemikler ağırdı, kırılgandı, kayanın içine gömülüydü. Bir askerî nakliye arabasına yüklendiler, Fort Wallace'a taşındılar, oradan trenle doğuya yollandılar. 1868'in başında sandıklar Philadelphia'ya vardığında Cope'un önünde, o güne dek Kuzey Amerika'da bulunmuş en eksiksiz deniz sürüngeni iskeletlerinden biri duruyordu.

Cope işe koyuldu ve olağanüstü bir şey gördü. Hayvanın omurları uzuyor, uzuyor, bitmek bilmiyordu; 70'ten fazla omur vardı. Hiçbir sürüngende böylesi görülmemişti. Cope hayvana Elasmosaurus platyurus adını verdi ve iskeleti kâğıt üzerinde birleştirdi. Kısa bir gövde, kürek gibi dört yüzgeç, kısacık bir boyun ve inanılmaz uzunlukta, kırbaç gibi bir kuyruk. O kadar tuhaftı ki Cope bu yaratık için bilim dünyasına yepyeni bir takım önerdi.

Yanılıyordu. Uzayıp giden o omurlar kuyruk değil, boyundu. Cope kafatasını hayvanın yanlış ucuna, kuyruğunun ucuna yerleştirmişti.

Hatanın nasıl ortaya çıktığı, bugün bile tam olarak netleşmiş değil. Marsh yıllar sonra, Philadelphia ziyaretinde iskeleti incelerken yanlışı kendisinin fark ettiğini ve Cope'a söylediğini, Cope'un ise küplere bindiğini anlattı. Kayıtlarda kesin olarak görünen şey ise başkadır: 8 Mart 1870'te, Doğa Bilimleri Akademisi'nin toplantısında, Cope'un eski hocası ve şehrin en saygın anatomisti Joseph Leidy söz aldı ve kürsüde, o iskeletin baş ile kuyruğunun yer değiştirdiğini soğukkanlılıkla ortaya koydu. Yanılgı, Cope'un kendi şehrinde, kendi bilimsel cemiyetinin önünde, kendisine bilimi öğretmiş adamın ağzından ilan edilmişti.

Cope paniğe kapıldı. Hatalı şeklin basıldığı yayının dağıtılmış kopyalarını geri toplamaya çalıştı; eline geçenleri satın aldı, düzeltilmiş bir versiyon hazırlattı. Ama bilimsel bir baskıyı dünyadan geri çağırmanın yolu yoktur. Kopyalar kütüphanelerdeydi, Avrupa'daydı, meslektaşların masalarındaydı. Ve elbette Marsh'ın kütüphanesindeydi.

İşte bu noktada olay, iki bilim insanı arasındaki sıradan bir düzeltmeden başka bir şeye dönüştü. Marsh o hatayı unutmadı, unutturmadı. 1873'te, American Naturalist dergisinin sayfalarında, Cope'un çalışmalarını eleştirirken meseleyi açıkça yazdı: aylarca çok iyi korunmuş bir örneği inceledikten sonra kafayı kuyruğun ucuna koymuştu. Cümlenin içindeki vurgu Marsh'ın kendi eklemesiydi. Bilimsel bir dergide, bir meslektaşın adının yanına kalıcı olarak çakılmış bir çiviydi bu.

1872 ve 1873, ikisi arasındaki kavganın gazete sayfalarına ilk taştığı yıllar oldu. Kavganın konusu genellikle aynıydı: öncelik. Paleontolojide bir türe adını veren, onu ilk tarif eden ve yayımlayandır. Bir hafta gecikirseniz, keşif sizin olsa bile ad başkasınındır. İkisi de Batı'nın aynı fosil yataklarında çalışıyordu ve ikisi de aynı hayvanı birkaç gün arayla, farklı adlarla bilim dünyasına duyurmaya başlamıştı. Cope, Marsh'ı kendi yayın tarihlerini geriye çekmekle suçladı; Marsh, Cope'u aceleci, özensiz ve güvenilmez olmakla. Karşılıklı mektuplar, düzeltmeler, dipnotlar birbirini kovaladı.

Aralarındaki mesafe artık kapanamazdı. Ama asıl kapışma Philadelphia'nın salonlarında ya da dergi sayfalarında değil, iki bin kilometre batıda, demiryolunun yeni açtığı, kanunun henüz tam yerleşmediği bir arazide yaşanacaktı. Çünkü 1877 yazında, birbirinden habersiz üç ayrı yerde, aynı anda, yerin altından Jura devri dev sürüngenlerinin kemikleri çıkmaya başladı.

Colorado'nun Morrison kasabasında bir okul müdürü olan Arthur Lakes, arazide gezerken kaya içinden çıkan devasa bir omurga parçasına rastladı. Ne yapacağını bilemedi ve hem Marsh'a hem de Cope'a mektup yazdı. Marsh önce oyalandı; Lakes'in numuneleri Cope'a da yolladığını öğrenince aceleyle para gönderip alanı kapattı ve Cope'a giden parçaların geri istenmesini sağladı. Aynı yaz, Colorado'nun güneyinde, Cañon City yakınlarında Oramel Lucas adında bir öğretmen daha büyük kemikler buldu ve bunları Cope'a gönderdi. Cope'un buradan çıkardığı hayvanlardan biri, sağlam bir kafatasıyla birlikte gelen ve bu yüzden onlarca yıl boyunca dev otçulların nasıl göründüğüne dair başvuru kaynağı olacak olan Camarasaurus'tu.

Ama asıl hazine daha kuzeydeydi. 1877 yazında Marsh'a Wyoming'den bir mektup ulaştı. Mektubu yazanlar kendilerini Harlow ve Edwards diye tanıtıyor, Union Pacific demiryolunda çalıştıklarını söylüyor ve Como Bluff denen bir sırt boyunca dev kemikler bulduklarını bildiriyorlardı. Mektupta bir de uyarı vardı: bölgede "böyle şeyler arayan" başkaları da dolaşıyordu. Marsh bunun kim olduğunu anlamakta zorlanmadı. Hemen para gönderdi ve numune istedi.

İki adamın gerçek adları William Harlow Reed ve William Edwards Carlin'di. Takma ad kullanmalarının sebebi basitti: buldukları şeyin değerini biliyorlardı ve pazarlığın kontrolünü kaptırmak istemiyorlardı. Marsh, doğruluğunu denetlemesi için genç yardımcısı Samuel Wendell Williston'ı yolladı. Williston'ın raporu, Marsh'ın kariyerini belirleyecek türdendi: sırt boyunca kilometrelerce fosil vardı, kemikler yer yer duvar gibi çıkıyordu.

Como Bluff, Kuzey Amerika paleontolojisinin en verimli alanı oldu. Ama aynı zamanda bir cephe hattına döndü. Marsh, adamlarına Cope'un ajanlarına karşı tetikte olmalarını, kimseye bilgi vermemelerini, telgraflarda gerçek adları kullanmamalarını tembihledi. Şifreli haberleşme kullandılar. Kazı yerlerinin koordinatları sır sayıldı. Kışın, eksi 30 dereceye inen soğukta, rüzgârdan korunacak bir çukurun içinde kazı yapıldı; çünkü sezonu boş bırakmak, alanı rakibe bırakmak demekti.

Sistem uzun süre dayanamadı. Marsh'ın ödemeleri sürekli gecikiyordu. Carlin, alacaklarını alamayınca 1879'da taraf değiştirdi ve Cope'un ekibiyle çalışmaya başladı. Como Bluff'ta o kışın en çok anlatılan sahnesi buradan doğar: istasyondaki kulübenin kontrolü Carlin'in elinde kaldığı için, Marsh adına çalışmaya devam eden Reed kemiklerini paketlemek üzere içeri alınmadı ve sandıkları açık havada, donmuş parmaklarla ambalajlamak zorunda kaldı. İki adam aynı peronda, sırtları dönük, birbirinin buluntusunu görmezden gelerek çalıştı.

Kazı biterken yapılanlar daha da ağırdı. Her iki tarafın da adamları, terk ettikleri ocakları rakip kullanmasın diye üzerlerini kapatıyor, molozla dolduruyor, kimi zaman dinamitle çökertiyordu. Taşınamayacak kadar büyük ya da kırık kemiklerin bilerek parçalandığı, bilim için kaybedildiği anlatılır. Amaç artık yalnızca bulmak değil, rakibin bulmasını engellemekti.

Yarış, kazı alanından yayın masasına da taştı. Marsh'ın yöntemi endüstriyeldi: onlarca kişilik saha ekipleri kemikleri sandıklarla New Haven'a yolluyor, Marsh ve yardımcıları sandıkları açar açmaz tarif yazıp bastırıyordu. Bazen bir türe, iskeletin tamamı henüz kayadan çıkarılmadan ad veriliyordu. Cope ise çoğunlukla yalnız çalışıyor, kendi parasını harcıyor, kendi kalemiyle yazıyordu; hızını rakip ekiplere değil, kendi olağanüstü çalışma temposuna borçluydu. Bir türü rakibinden önce duyurmak için matbaaya baskı yaptırmak, dergiye telgraf çekmek olağan hâle geldi.

Bu telaşın ürünü, bugün her çocuğun bildiği bir isim listesidir. Stegosaurus, Allosaurus, Apatosaurus, Diplodocus, Triceratops; hepsini Marsh adlandırdı. Camarasaurus ve Coelophysis dâhil olmak üzere düzinelerce ad Cope'tan geldi. Ama aynı telaş, onarılması onlarca yıl sürecek karışıklıklar da üretti. Marsh 1879'da, elindeki bir başka dev otçula Brontosaurus adını verdi. Hayvanın kafatası bulunamamıştı; Marsh sonraki restorasyonunda, başka bir türe ait bir kafatasını iskeletin üzerine yerleştirdi. Yıllarca müze salonlarında, yanlış kafayla duran bir dev dolaştı. Aynı hız, Cope'un da parça buluntulara dayanarak açtığı ve sonradan geçersiz sayılacak pek çok tür adını doğurdu.

İkisi de kazandıklarını sanıyordu. Oysa asıl fatura henüz kesilmemişti; ve bu kez hesabı, kemiklerin bulunduğu vadiler değil, New York'un gazete büroları görecekti.

Cope, yıllar boyunca bir arşiv biriktirmişti. Marsh'ın eski yardımcılarının, kırgın bırakılmış saha adamlarının, ödemesi yapılmamış toplayıcıların mektupları; tarih düşülmüş notlar; kendi defterlerine tuttuğu şikâyet kayıtları. Bu belgeler onun için bir sigortaydı. 1889'a gelindiğinde ise sigorta değil, cephane olarak görülmeye başlanmıştı.

Çünkü Cope o sıralarda köşeye sıkışmıştı. Marsh, Amerikan bilim kurumunun zirvesindeydi: 1882'den beri Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun omurgalı paleontoloğuydu, federal bütçeden beslenen bir ekip yönetiyordu ve 1883'ten beri Ulusal Bilimler Akademisi'nin başkanıydı. Cope ise devlet desteğinden büyük ölçüde dışlanmıştı ve kendisine, elindeki bazı fosillerin aslında devlet parasıyla toplandığı gerekçesiyle hükümete devredilmesi gerektiği bildirilmişti. Ömrünün eserinin elinden alınması ihtimali karşısında, elindeki arşivi kullanmaya karar verdi.

Belgeleri, sansasyonel haberleriyle tanınan gazeteci William Hosea Ballou'ya açtı. 12 Ocak 1890 Pazar günü, New York Herald gazetesi haberi manşetten verdi: bilim insanları acımasız bir savaşın içindeydi. Sayfalar dolusu iddia sıralanıyordu. Cope'a göre Marsh yardımcılarının çalışmalarını kendi adıyla yayımlıyor, federal kaynakları ve federal maaşlı personeli kendi kişisel koleksiyonunu büyütmek için kullanıyor, kamuya ait olması gereken fosilleri Yale'in müzesinde tutuyor, üstelik omurgalı paleontolojisi konusunda yazdıklarının çoğunu gerçekte kendisi yazmıyordu.

Marsh bir hafta içinde aynı gazetede karşılık verdi. Cope'un fosil çalarcasına başkalarının numunelerine el koyduğunu, verdiği adların büyük bölümünün değersiz olduğunu, çalışmalarının baştan aşağı hatalarla dolu olduğunu yazdı. Ve elbette, 20 yıl önce bir hayvanın kafasını kuyruğuna takan adamın kimseye ders veremeyeceğini hatırlattı. Herald tartışmayı haftalarca sürdürdü; her iki taraf da eski meslektaşlarından destek beyanları yayımlattı, karşı taraf da kendi tanıklarını buldu. Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun başındaki John Wesley Powell, Cope'un hedefleri arasına girince kendisi de gazete sayfalarında savunmaya geçmek zorunda kaldı.

Amerikan bilim çevresi dehşete düştü. Ülkenin en tanınmış iki doğa bilimcisi, ulusal bir gazetenin sayfalarında birbirini hırsızlık, sahtekârlık ve cehaletle suçluyordu. Tartışmanın bilimsel bir tarafı da vardı elbette; ama okurun gördüğü şey bilim değil, kavgaydı.

Asıl sonuç, kavganın bittiği yerde değil, Washington'da ortaya çıktı. Federal bütçe zaten baskı altındaydı ve Kongre'de Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun harcamalarını kısmak isteyen bir kanat vardı. Bu kanadın başını çeken Alabama temsilcisi Hilary Herbert, kurumun gereksiz işlere para harcadığını göstermek için elle tutulur bir örnek arıyordu. Marsh'ın devlet bütçesiyle bastırdığı, Kretase denizlerinde yaşamış dişli kuşları konu alan görkemli monografi bu iş için biçilmiş kaftandı. Vergi mükellefinin parasının dişli kuşlara harcanması, kürsüde bir alay konusu hâline getirildi. Herald'daki karşılıklı suçlamalar, Marsh'ın kamu kaynaklarını kişisel amaçla kullandığı iddiasını çoktan gündeme sokmuştu; bu iddia şimdi bir bütçe kesintisinin gerekçesine dönüşüyordu.

1892'de Kongre paleontoloji ödeneklerini büyük ölçüde kesti. Powell, Marsh'tan istifasını istedi. Marsh, 10 yıl boyunca yürüttüğü federal görevini, ekibini, laboratuvar bütçesini ve düzenli gelirini aynı anda kaybetti. Devlet parasıyla toplanmış fosillerin bir bölümünü Washington'daki ulusal müzeye teslim etmesi gerekti. 1895'te Ulusal Bilimler Akademisi başkanlığı da sona erdi.

Cope kazanmış mıydı? Görünürde, kısmen. Marsh'ın devlet üzerindeki hâkimiyeti çökmüştü ve Cope'un kendi koleksiyonuna el konması tehlikesi geçmişti. 1895'te, Marsh'ın bıraktığı boşlukta, Amerikan Bilimi İlerletme Derneği'nin başkanlığına Cope seçildi. Ama Cope'un kendi hayatı da o sırada, kavgayla hiç ilgisi olmayan bir sebepten dolayı çoktan dağılmaya başlamıştı; ve elinde savaşmaya devam edecek para kalmamıştı.

Cope babasından ciddi bir servet devralmıştı. Bu servet 30 yıl boyunca kazıları, saha ekiplerini, sandık sandık nakliyeyi, kendi cebinden karşıladığı yayınları finanse etti. Kalanını ise 1880'lerde New Mexico'daki gümüş madenciliği girişimlerine yatırdı ve neredeyse tamamını kaybetti. Yaşamının son 10 yılında, ülkenin en tanınmış paleontologlarından biri, para bulmak için ders vermek zorunda kaldı; Pennsylvania Üniversitesi'nde jeoloji ve ardından karşılaştırmalı anatomi kürsüsünde çalıştı.

Philadelphia'daki Pine Caddesi'nde iki bitişik ev tutuyordu. Zamanla ikisi de fosil deposuna dönüştü. Koridorlarda sandıklar, odalarda kemikler, masaların üstünde yarım kalmış tarifler vardı. Sonunda, ödeyemediği borçlar karşısında, hayatının işini parçalamak zorunda kaldı: 1895'te, 10 bin dolayında memeli fosilinden oluşan koleksiyonunu New York'taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'ne sattı. Karşılığında konuşulan rakam 32 bin dolardı. Kırk yıllık toplama, bir borç kapatma kalemi hâline gelmişti.

Cope'un sağlığı bozuktu. Yıllardır süren bir mide-böbrek rahatsızlığı, sürekli çalışma ve morfin kullanımıyla iç içe geçmişti. 12 Nisan 1897'de, 56 yaşında, kendi fosillerinin arasına kurulmuş bir yatakta öldü. Vasiyeti karakterine uygundu: bedenini bilime bağışladı. Yıllardır anlatılan, ama belgeleri tartışmalı olan bir hikâyeye göre, beyninin tartılmasını istemiş ve Marsh'a da aynısını yapması için meydan okumuştu; kimin beyninin daha büyük olduğu, ölümlerinden sonra karara bağlanacaktı. Marsh böyle bir teklife hiç yanıt vermedi.

Marsh'ın sonu da parlak olmadı. Federal maaşını kaybettikten sonra, dayısından kalan servetin büyük bölümünü zaten kazılara ve yayınlara harcamış olduğunu fark etti. New Haven'daki evini ipotek ettirdi. 1898'de, 30 yılı aşkın süredir profesör olarak çalıştığı Yale'den ilk kez maaş almaya başladı; ömrü boyunca gurur duyduğu şey, hiçbir karşılık beklemeden bilim yapmaktı. 18 Mart 1899'da zatürreden öldü. Geriye kalan servet, yaşamı boyunca elinden geçen paranın yanında hiçbir şeydi. Bütün koleksiyonu Yale'e ve ulusal müzeye kaldı.

Geriye ne kaldı, sorusunun iki ayrı cevabı var.

Birincisi: Amerikan paleontolojisi bu kavgayla kuruldu. 1870'te Kuzey Amerika'da bilinen dinozor türü sayısı bir elin parmaklarını zor geçiyordu. Marsh 80 dolayında, Cope 56 dolayında yeni dinozor adlandırdı. Bugün bu adların yalnızca bir bölümü geçerli sayılıyor; gerisi aynı hayvanın farklı parçalarına verilmiş, aceleyle yayımlanmış, sonradan birleştirilmiş adlardı. Ama geçerli olanlar arasında Triceratops, Stegosaurus, Allosaurus, Diplodocus ve Apatosaurus var. Yani modern insanın kafasındaki dinozor imgesinin iskeleti, bu iki adamın birbirinden nefret ettiği yıllarda kuruldu. New Haven, Washington, Philadelphia ve New York müzelerinin fosil salonları, o kavganın ganimetiyle doldu.

İkincisi ise bir borçtu ve onlarca yıl ödendi. Aceleyle verilmiş adlar, eksik yayımlanmış tarifler, sandıklarda etiketsiz kalmış kemikler, kaydı tutulmamış kazı yerleri, dinamitlenmiş ocaklar. Sonraki kuşaklar bu enkazı temizlemekle uğraştı. Marsh'ın 1879'da adlandırdığı Brontosaurus, 1903'te Elmer Riggs tarafından incelenip Apatosaurus'la aynı cins sayıldı ve bilimsel literatürden düştü; ama halkın diline o kadar yerleşmişti ki müze levhalarından ve çocuk kitaplarından bir türlü silinmedi. Ancak 2015'te, düzinelerce iskeletin ayrıntılı karşılaştırmasına dayanan yeni bir çalışma, Brontosaurus'un ayrı bir cins olarak yeniden tanınabileceğini savundu. 130 yıl sonra bile, o iki adamın hızla verdiği adlar hâlâ tartışılıyordu.

Adları başka biçimlerde de yaşıyor. Cope'un anısına, Amerika'nın önde gelen balık ve sürüngen bilimi dergilerinden biri onun adını taşıyor; evrimsel soy hatlarında vücut boyutunun zamanla büyüme eğilimine dair genelleme de literatürde hâlâ Cope'un adıyla anılıyor. Marsh'ın Kretase kuşları üzerine yazdığı ve Kongre'de alay konusu edilen o monografi, kuşların sürüngen atalardan geldiği fikrini destekleyen dönemin en güçlü kanıt derlemelerinden biriydi; bugün bu bağlantı paleontolojinin en sağlam sonuçlarından biri sayılıyor.

İkisi de öldüğünde, ne bilim çevrelerinde ne de gazetelerde bir zafer ilânı vardı. Bir yanda, servetini son kuruşuna kadar harcayıp fosillerini satmak zorunda kalmış, kendi kürsüsünü kendi parasıyla ayakta tutmuş bir adam; öte yanda, ülkesinin en güçlü bilim makamlarına kadar yükselip hepsini bir gazete kavgasında yitirmiş, ipotekli bir evde ölmüş bir başkası. Aralarındaki mesafe, 1863'te Berlin'de birbirlerine tür adı hediye eden iki dostun arasındaki mesafeden çok daha uzundu ve bu mesafeyi kat eden şey, yeryüzünde 150 milyon yıl önce ölmüş hayvanların kemikleriydi.

Nöron Tarih'te bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.